GLOBALLEŞME UĞRUNA SÖMÜRGELEŞİYORMUYUZ ?
Geçen haftaki yazımda 1980 sonrası yeniden oluşan demokratik sistemde serbest ekonomiye geçişin benimsenmesi ile Türkiye'nin vizyonunun değiştiğini ancak bunun ülkemize çok pahalıya mal olduğunu ve o güne kadar görülmemiş bir soygun düzeninin başladığını yazmıştım. Bugünde o yapının açtığı başka bir yaraya değinmek istiyorum.
1980 öncesi, ülkemizde yedek parça dahil çok şeyin bulunmadığı ve bir çok şeyin ülkemize kaçak yoldan girdiği bir dönemdi.1984 sonrası uygulanan serbest ekonomi ile hemen herşey ithal yolu ile girmeye başladı. Gerekli gereksiz birçok şey vitrinleri süslemeye başladı. Her çeşit yağ ve peynirin üretildiği ülkemiz bir anda ithal yağ ve peynir çeşitleri ile doldu. Sigaranın her markası serbest satılmaya başladı. Artık evlerde bir yerine iki buzdolabı, bir yerine 2-3 televizyon bulundurma lüksüne ulaştık. Toplum çılgın bir şekilde tüketime alıştırıldı. Tüm bu dış ödemeler İMF den faiz karşılığı alınan boç paralarla ödeniyordu. Bu sistem azınlığı oluşturan üst tabakayı dahada zenginleştirirken ülkemizin belkemiğini oluşturan orta tabakayı yok etti. Gelir düzeyi çok düşük kesimin oranı bir anda %70-80'leri buldu. Bu kesim artık açlık sınırında yaşamaya başladı. İşsizlik oranı hızla büyüdü. Sonunda Ülkemiz lüks yaşam uğruna bir anda ekonomik krizlerin yaşandığı bugünkü duruma düştü. İstenen olmuş,65 milyon insan tüketime alıştırılmış ve sömürülmeye hazır hale getirilmişti. Ne yazıkki bu dönemde ülkenin idaresinde söz sahibi olanlar anlaşılmaz bir şekilde bu gelişmelere yardımcı olmuşlardı. Bu , işin bir yanıydı. Birde Ülkemizde bu zemini hazırlayan oluşumlara göz atalım.
Ulu Önder Atatürk'ün bir mucizeyi gerçekleştirerek kurduğu genç Türkiye Cumhuriyeti kendi olanakları ile hızla gelişen bir ülke haline gelmişti.1950'lili yıllarda Amerikan Marshall yardımları ile başlayan ve sonraki yıllarda İMF in sağladığı kredilerle alınan borç paralar ülkemizi bir anda ekonomik özgürlüğü olmayan bir konuma düşürdü. Faizlerle alınan bu borç paralar halkımızın belki yaşam standardını yükseltmişti ama iyi yönetilmeyen Ülkemizde bu paralar yerinde kullanılmayınca ülkemiz İMF'in dayatmalarını sineye çekmek zorunda bırakılmıştı.
20. yy'ın sonlarında globalleşme adıyla ortaya konan uluslararası politikaların sömürgeciliğin yeni adı olduğunu algılayamadık. Bir yanda borç kıskacına aldığı ülkemize dayatmalar yapan İMF, öte yanda AB ye alma vaadleri ile ülkemize yaptırımlar uygulatan Avrupa ülkeleri Türkiye'yi sömürmeye başlamışlardı. Bunu bir kaç örnekle anlatmak istiyorum. Ülkemiz bitki örtüsü bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi. Ağrı ve öksürük kesici ilaçların elde edildiği afyonun en kalitelisi bizde yetişiyor. En büyük alıcı olan Amerika yıllarca bunu bizden işlenmemiş olarak çok ucuz fiyatlara alıp ürettiği ilaç hammaddesi olan codein, dionin ve morfini biz dahil dünyaya çok yüksek fiatlara satıyordu.1974 sonrası Ecevit Hükümetleri Afyon Bolvadin de afyondan ilaç hammaddesi olan alkoloitleri üreten fabrikayı kurdular. Türkiye artık afyonu işlenmemiş olarak değil, hammadde olarak değerinde satacaktı. Ancak ilaç tekelleri tavır koymakta gecikmedi. Kendi ürettikleri benzer sentetik ilaçları piyasaya sürdüler. Adeta bizim hammaddelere ambargo koyarak fabrikayı çalışmaz hale getirdiler. Daha sonrada kendi hammaddelerinin pazar payını artırmak için İMF in dayatmaları ile afyon ekim alanlarını daraltırdılar. İthal sigaraların satışının serbest kalması ile toplum ithal sigaraya alıştırıldı. Ardından virginya tütünün ekiminin teşviki ile başlayan Türk tütününü yoketme çalışması sonunda yine İMF in dayatmaları ile tütün ekim alanlarının daraltılmasına kadar vardı. Şimdi aynı oyun fındıkta oynanıyor. Şeker pancarı ve buğdayda da artık dışa bağımlı hale geldik. AB ye girebilme uğruna gümrük birliğini imzalamış ve yıllar sonra bir nevi kapütülasyonları kabullenmiştik. İlaçta yerli üretim %60 lara ulaşmıştı. Her türlü ilaç ülkemizde üretiliyordu. Hızla yerli ilaç fabrikası artıyor ve yerli ilaç hammaddesi üretim merkezleri kuruluyordu. Avrupa piyasasını özellikle hammadde konusunda zorlar duruma gelmiştik. İşte bu sırada yıllardır kabul etmediğimiz ilaçta patent yasası Başbakan Çiller'in döneminde kabul ettirilmişti. Türk Eczacılar Birliği ile Türk Tabipler Birliğinin koyduğu tavırda yeterli olmamıştı.2003 yılına geldiğimizde yerli ilaç üretimi bitme noktasına geldi. En basit ağrı kesici ilaçlar dahi artık ithal ediliyor. İlaç fiatlarının belirlenmesi ilaç tekellerinin eline geçti ve yerli ilaçların birkaç katı fiyata ithal ilaç kullanmak zorunda bırakıldık.
Tüm bu zorunluluklar ekonomik bağımsızlığımızı kaybetmemizden ve çok kötü yönetilmemizden kaynaklandı. Açıkça Türkiye her haliyle dışa bağımlı hale getirildi. Ülkemizin temelini oluşturan köylümüz geçimini sağladığı ürünleri ekemez hale geldi. Bugün sınırlarımızı korumak için bir savaşa girmek zorunda kalırsak, bu bağımlılığın yaratacağı sonuçlar tüm acımasızlığı ile yüzümüzde çarpacaktır.
Yazık oldu. Ulu Önder Atatürk'ün milyonlarca şehit verilerek bize bağımsız olarak bıraktığı ülkeyi bizim kuşak bugünkü bağımlı hale düşürdü. Avrupa Sevr'de uygulayamadığını bugün içimizdeki satılmış mandacı kalemlerinde desteği ile adım adım uygulamaya koydu. Amaç bölgede büyük bir güç olan ülkemizi sömürgecilik amaçlarının önünden engel olarak kaldırmak, zayıf ve dışa bağımlı hale getirmekti. Üzülerek söylemek gerekirse bunu da büyük ölçüde başardılar. Bakalım bu uygulamalar daha hangi boyutlara varacak.30 Temmuz tarihli Ekip Gazetesindeki köşesinde ''Türkiye'nin büyük bir tertiple karşı karşıya olduğunu'' yazan sayın Mehmet Yazıcı'nın görüşlerine katılmamak mümkün değil.
Büyük uluslar en sıkıntılı ve zor günlerde dahi bu badireyi atlatabilen ülkelerdir. Geçmişinde bunu kanıtlayan Türkiye'nin yeni bir kurtuluş savaşı ile ekonomik çöküşü de atlatacağına olan inancımı koruyorum. Yeterki Ülkemizi yönetenler bu anlayışa sahip çıksınlar ve politik çıkarlar uğruna bu Ülkeyi feda etmesinler. İyi haftalar dileğiyle...
Sadi Subaşı