Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Eğitim Üzerine Nostalji

EĞİTİM ÜZERİNE NOSTALJİ

a-mail: sadisubasi@ttnet. net. tr SUNUŞ

Geçen haftaki iki bölüm halinde yayınlanan köşe yazımda eğitim konusunda bazı çeşitlemeler yapmıştım. Belki bu konuda çok iddialı şeyler söyliyecek konumda değilim. Ancak yılların deneyimi ve gözlemlerim ile o satırları yazdım. Bugün ise kendi eğitim dönemime ait bazı tesbitlerimi biraz da eski öğretmenlerimizi anarak sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk yazımla ilgili olarak görüş belirten dostlarıma teşekkürlerimi sunuyorum. Dedikleri gibi 1963 yılının şartları ile 2004 ün şartları aynı değil. Bende böyle bir iddiada değilim. Yaptığım zamanla önemini kaybetmemiş bazı değer yargılarını günümüze taşımaktı. Güneydoğu bölgesinin içinde bulunduğu şartlar nedeni ile oradaki çocukların ders çalışarak başarılı olmaktan başka alternatifleri olmadığı görüşü ise bir başka anlam taşıyor. Çünkü dostum o yöre çocuklarının ‘’eğitimle, dağa çıkma arasında tercih yapmak zorunda kaldığını’’ düşünüyor. İzninizle ben yine 1960 lı yıllara dönüp bir eğitimcinin çocukların eğitim çizgisini nasıl belirlediğini ve bunun nekadar anlamlı ve gerekli olduğunu , eski bazı anılarıma dayanarak size aktarmak istiyorum. Bunların yorumunu ve yararlanabilecekleri bölümlerin değerlendirmesini özellikle genç eğitimcilerimize bırakıyorum.
Yazacağım anılar, bir öğretmenin çok bilgili olmasından çok bilgilerini ne oranda öğrencilere aktarabildiği açısından örnek alınabilecek anlam taşıyor. O yıllarda ortaokuldan itibaren Ondokuzmayıs lisesinde okuyan öğrenciler liseye geçtiklerinde 4/A sınıfını oluştururlar lise ikiden itibarende tercihlerine görede 5 FEN-A VE 5 EDEBİYAT-A olarak devam ederlerdi. Bu nedenlede A ile B şubeleri arasında hep bir rekabet yaşanırdı. İşte böyle bir rekabette benimde içinde olduğum 6FEN A ile 6 FEN B arasında vardı. Bu rekabet öğretmenlere dahi sıçramıştı. Veya bizler öyle görüyorduk. Ama bu tatlı rekabet bile bizleri motive ediyordu. Fen bölümlerinde üniversiteye girişler için matamatik, fizik ve kimya dersleri çok önem taşıyordu. Bizim sınıfa 5. ci sınıftan itibaren Matematik derslerine bugün rahmetle minnetle andığımız AHMET ÇAĞLAYAN isminde bir öğretmen giriyordu. Çoğumuz önceki yıllardada bu öğretmende okumuştuk. Aslında ortaokul öğretmeniydi.6 FEN-B de ise ZİYA BEY isminde bir matamatikçi vardı. ZİYA BEY AHMET BEYİN tersine lise öğretmeni olup herkesin bilgisi konusunda tartışmasız favorisiydi. Ancak aralarında eğitimcilik yönünden benim sonraki yıllarda çok daha iyi anlayabildiğim önemli bir fark vardı. Ziya bey konusunda bir değerlendirme yapmıyayım ama Ahmet Çağlayan bir farklı eğitimciydi. O herşeyden önce bizim ikinci babamızdı. Üzerimizde öylesine büyük etkisi vardıki anlatılamaz. Birazda okulun 6 yıllık öğrencisi olmanın şımarıklığı ile olacak oldukça haşarı bir sınıftık. Çok başarılı bir sınıf olmanın yarattığı bir özgüvende bunu artırıyordu. Her derste olan haşarılıklar Ahmet beyin dersi olduğu saatlerde daha o sınıfa girmeden bitiyordu. Bu çok zor ve ağır dersi hepimiz çıt çıkarmadan ve karşılıklı diyaloglarla tamamlardık. O her dersin ilk onbeş dakikasında bizlere önümüzdeki yıllara ait pencereler açar ve gerçek hayat dersleri verirdi. Bu gün bile hayatımda bana kolaylık sağlayan bir çok şeyi ondan öğrenmiştim. Derslerini iple çekerdik. Ondan korkmazdık. Ona olan sevgimiz ve saygımız anlatılamaz boyuttaydı. Üzerimizde öylesine etkisi vardıki o sınıfta yaşadığımız bir olayı arkadaşlar bir araya gelince hala anarız. Yukarıda dedim ya, haşarı hatta birazda şımarık bir sınıftık. O yıl bize ingilizceye okulumuzun en iyi öğretmeni olarak tanığımız, hala bugün sağ olan Samiye hanım giriyor. Haftalar geçiyor ama biz ondan hoşnut değiliz. Neden mi? Güya biz fen şubesi olduğumuz için bizim derslere fazla ağırlık vermiyor ama 6ED-A ya daha fazla önem veriyormuş. Birgün kazan kaldırdık. Tüm sınıfın imzaladığı ingilizcecinin değiştirilmesini isteyen bir dilekçeyi okul müdürüne verdik. O yıl sınıf öğretmenimizde Ahmet bey. Bir saat sonra büyük bir hışımla sınıfa girdi. Adeta burnundan soluyor,’’siz bunu bana nasıl yaparsınız? neden benim haberim yok?’’diye belkide ilk kez bizi azarladıktan sonra ‘’sınıf Hocalığınızı bıraktım. Ne haliniz varsa görün’’diye basbas bağırıyordu. Dünya başımıza yıkıldı. Özür dileğimiz iki gün sürdü. İkna edebilmek için nekadar yalvardığımızı bugün dahi hatırlıyorum. Sonunda yeniden aramıza döndü. Tabii bu arada ingilizce öğretmenimizde değişmişti. Bu öğretmenimizin en büyük özelliği bildiğinin tamamını bize öğretebilme yeteneğiydi. Öyle bir sınıf yetişdirdiki, o yıl sınıfın tamamı en yüksek puanlı okullara girme başarısını gösterdi.
Öğrencilerin genelde nankör ders diye tanımladığı ders kimyadır. O yıl bize Nadire Odabaş isimli bir kimyacı geliyordu. Bize kimyayı sevdirdi. Onun bize kimyanın temeli olan ‘’redoks olayını’’çok güzel anlatması ve öğretmesi ilerde bize çok büyük yararlar sağladı. Eczacılık Fakültesine başladığımda en zor öğrenilen redoks denklemlerinin çözümündeki başarım fakültedeki profların dahi dikkatini çekmişti.
Anlatmak istediğim öğretmenin öğrenci üzerinde sevgi saygıya dayalı etki sağlamadığı takdirde istenen verimi alamıyacağıdır. Bu açıdan bakınca bugünün dünden çok farkı yok. Eğitimcilerin o zamanda ekonomik sorunları vardı. Ama sanırım her branşta olduğu gibi yıllardır eğitimin yaz boz tahtasına çevrilmesinden ötürü eğitim camiası huzurlu değil. Bu mesleği severek yapmayanların öğrenciye fazla yararı olacağını sanmıyorum. Özelliklede siyasetin tüm iğrenç yanları yıllardır eğitim camiasının üzerindeki olumsuz etkisini sürdürüyor. Öğretmenler rahat bırakılmalıdır. Buna karşılık öğretmenlerimizinde yaptıkları mesleğin önemini ve sorumluluğunu unutmadan öğrencilerine sevgi ile yanaşmalı ve onları yalnız eğtimle değil hayatın güçlüklerine karşıda donatmalıdırlar. İleride bunun sonuçlarını aldıklarında herkesden çok onlar mutlu olacaklardır. Bu onurlu mesleğin verdiği haz hiçbir mesleğinkiyle kıyaslanamaz.
Bugün hala aramızda yaşayan o dönemki sevgili öğretmenlerimiz edebiyatçı Yüksel Gözler(Yümlü), fizikçi Lütfü Dündar ve biyolojici Nimet Uçkan ile kimyacı Nadire Odabaşı ile görüşüyorum. Onları görünce duyduğum heyecan bir başka . Yüksel hanım ve Lütfü bey sık sık eczaneme uğrarlar. O günleri hatırlatan bu güzel ilşkinin anlamı çok başka . Aramızdan ayrılan başta Ahmet Çağlayan olmak üzere diğer öğretmenlerimizi saygıyla ve minnetle anarken hayatta olanlara sağlıklı uzun yıllar diliyorum.
Bu anılarımın günümüz öğretmenlerinede ışık tutacağını sanıyorum. Biliyorumki bugün çok değerli ve eğitimli öğretmenlerimiz bunların çok daha iyisini yapmaya çalışıyor. Yeterki Devlet olarak onların ekonomik ve özlük haklarını çözebilelim ve onları okulları ile dersaneler arasında veya özel ders verme tercihleri arasında sıkıştırmayalım. Unutmayalımki onlara emanet ettiğimiz, bizim geleceğimiz. İyi haftalar..

SADİ SUBAŞI