TOPLUM OLARAK UMUTLU OLMAYI HAK
ETMİYOR MUYUZ?
Son derece önemli stratejik bir bölgede bulunan bir ülkenin insanları olarak, dışardan gelen tehditlerin etkisi altında olduğumuz bir gerçek. 1071 de Orta Asya’dan Anadolu’ya gelerek yerleşen ve sonun da çok büyük bir imparatorluk kuran Türkleri, batı dünyası bir türlü kabullenememiştir. Bunu ortak bir çıkar olarak gören batı, önce haçlı seferleri ile Türkleri
bu coğrafyadan silmeye çalışmış, ama bir türlü amacına ulaşamamıştır. Osmanlı’nın içerden ve dışardan yürütülen yıpratma politikaları sonunda zayıflatılması ve kaybettiği 1. Dünya Savaşı sonrası aynı oyun bir kez daha sahneye konmuş ve Anadolu işgal edilmeye başlamıştır. Ancak bu kez de karşılarına, daha sonra yenilgilerine gerekçe olarak sunacakları, asrın dahisi Atatürk çıkmış ve perişan olarak Anadolu’yu terk etmişlerdir.
Yeni kurulan laik ve demokrat Türkiye Cumhuriyeti Lozan ile perçinlenen zafer sonrası hızla kalkınmış ve Atatürk’ün yaptığı devrimlerle modernleşerek, çağdaş devletler seviyesinde bir ülke olma yolunda önemli adımlar atmıştır. Laik ve demokrat Türkiye Cumhuriyeti, bu kez de dış güçlerin sinsi bir şekilde yürüttüğü çok yönlü bir politikayı göğüslemek zorun da kalmıştır. Önce doğu Anadolu Bölgemizde başlatılan kürt isyanlarını, daha sonraki yıllarda Ermeni diasporasının yönlendirdiği cinayetler izlemiştir. Bunlar içimize soktukları ajanların planladıkları sağ-sol olaylarıyla, ardından yeniden sahneye konan kürt sorunu ile devam etmiştir. Sonunda PKK nın başlattığı kanlı eylemler, hem 30000 civarında vatan evladının yaşamına, hem de kalkınmamızın hızını kesen ekonomik kayıplara neden olmuştur. PKK olayında Batının takındığı iki yüzlü siyaset artık tüm açıklığı ile görülmektedir. Batının Ülkemize karşı takındığı bu tavır, AB ne girme sürecinde çok daha açık bir şekilde görülmüştür. Batının bu olumsuz tavrı sürerken, bu kez de, son yıllarda dünyanın tek süper devleti haline gelen Amerika’nın sınır tanımayan çıkarına yönelik politikaların etkisine girmiş bulunuyoruz. Bu süper gücün, Büyük Orta Doğu projesini gerçekleştirmek için her şeyi göze alabileceği artık açık bir şekilde görülmektedir. Bu politikanın bölge de güçlü bir Türkiye’nin bulunmasına ve taleplerinin olmasına tahammülü yoktur. Ülkemiz, şimdi de çıkarları için her şeyi yapabilecek ve yaptırabilecek bir politikanın kıskacındadır. Sömürgecilik yüzyılımızda isim değiştirmiş ve adı “GLOBALLEŞME” olmuştur. Bu kelime adeta çağdaş olabilmekle eş anlamlı olarak sunulmakta ve globalleşmeye karşı çıkmak tutuculuk olarak görülmektedir. Görüleceği gibi ülkemiz çok yönlü ciddi tehditlerin etkisi altında bulunmaktadır.
Böylesine çok yönlü hesapların yapıldığı bir dönemde, Ülkemiz hangi konumdadır ve bunları nasıl göğüsleyecektir? Bunları aşabilecek birlik ve beraberliğe ne oranda sahibiz? Bizim, asıl bunları sorgulamamız gerekir diye düşünüyorum.
Yıllardır iç politikada sürdürdüğümüz basiretsiz yönetimlerle, içerde bir türlü istikrarı sağlayamadığımız bir gerçek. 1980 ihtilali ile iyice yozlaşan siyasi anlayış tarzı, bu ülkeyi hiç de hak etmedikleri tarafından yönetilmeye mahkum etmiştir. Türkiye gerçeklerinden habersiz prenslerle başlatılan liberal ekonomi sevdası, vatandaşın birikimlerinin hortumlanması ile son bulmuştur. Aile çıkarlarını ön plana çıkartarak eşe dosta peşkeş çekilen ihalelerle Ülkeyi yönetenleri , ülkeyi çağdışı kalmış yasalara mahkum edenleri, yıllardır mahkum olduğumuz beceriksiz ve muhteris koalisyon yönetimlerini, bu toplum hak etmiş midir? Bu umut kırıcı siyaset anlayışı sonunda, oluşan yeni arayışlar tek başına günümüzün iktidarını iş başına getirmiştir. Ne yazık ki, olumlu gelişmelerin devamı gelmemiş ve toplum bu kez de hiç hak etmediği dindarlığının ölçüldüğü bir
sisteme mahkum edilmiştir. Siyaset türban olayı ile kilitlenmiştir. Düne kadar, toplum kimin başına ne örttüğünün veya nasıl örttüğünün umurunda olmadan bir arada mutlu bir şekilde yaşarken ve bunu hiçbir şekilde sorgulamazken, bugün adeta başını örten ile örtmeyenler ayrı saf olmaya başlamıştır. Atatürk ilkeleri ve çağdaş dünya seviyesine çıkma hedeflerinden uzaklaşılarak, toplumu çağ dışı bir yaşam tarzına sokma çabaları yoğunluk kazanmıştır. AB sürecinde yaşananlar gerçekten şanssızlıktır. Gerekli kontrol kurumlarının sağlıklı işletilememesi ile denetim dışı kalan özel TV kanalları da, birbiri ardına koydukları rezil, hatta iğrenç dizi ve sunumlarla, bu topluma çağdaş yaşamı çok görenlerin
ekmeğine yağ sürmekteler. Bu dizilerin etkisinde kalan gençlerimiz hiçbir dönemde yaşanmamış bir biçimde yozlaşıyor. Lise öğrencileri eli kanlı birer cani haline gelebiliyor, bazıları Polat’laşıyor. Uyuşturucu ve seks artırıcı ilaç kullanımı gençler arasında hızla yaygınlaşıyor, kızlar seks batağına düşürülüyor. AB sürecinde yeniden düzenlenen yasal düzenlemelerin tam anlaşılamadığı ortamda cezalar ya, yeterli gelmiyor veya yeterince uygulanamıyor.
Tüm bu olanları halk adına denetleme görevi verilen ana muhalefet partisi, kendi üyelerinin tamamı tarafından dahi bir türlü benimsenemeyen liderde ısrara devam ediyor. Ortaya koyduğu önemli tepki ve uyarılar da ciddiye alınmıyor. Bu yapıyla ülkenin önünü tıkayanlar, bunun vebalini nasıl üstlenecekler anlayamıyorum?
Söyler misiniz, böyle bir siyasi yönetimi bu toplum hak ediyor mu?
Bu toplumun umutlarını kırmaya, bu Ülkeyi yönetmeye talip olanların buna hakkı var mı? Bu toplum her seçimde kime oy vereceğinin güvensizliğini daha ne kadar yaşayacak? Sandığa gitme gereğini dahi görmeyen insanların hızla artan oranı, siyaset yapanları ne zaman uyandıracak? Bu gerçek onları hiç mi düşündürmüyor?
Dışardan böylesine tehlikeli baskıların altında olduğumuz ve topraklarımızın altındaki çok önemli stratejik rezervlerimize göz dikildiği bir ortamda, içerde ki bu dağınıklığımız ile bu şer güçlere farkında olmadan ne kadar destek verdiğimizi göremiyor muyuz?
Ülkesini seven ve bu ülkede yaşamaktan mutlu olanlar adına bir kez daha sesleniyorum. LÜTFEN, bu ülke insanının umutlanma hakkını ona çok görmeyiniz.
İyi haftalar . 11-HAZİRAN-2006
SADİ SUBAŞI