e-mail, sadisubasi@denizeczaneoptik. com SUNUŞ MİSYONERLİK FAALİYETLERİNİN HATIRLATTIĞI GERÇEK.
Nisan ayı içersinde Malatya’da meydana gelen ve misyonerlik faaliyetlerinde bulunan üç kişinin katledildiği iğrenç olayın hemen sonrası, Hürriyet Gazetesinin 24-Nisan tarihli sayısın da okuduğum bir haber bana çok önemli bir gerçeği hatırlattı. “ Adana da Hıristiyanlık faaliyetlerine ara verildi” başlığı ile verilen haber de, Adana da 5 farklı grup tarafından yaklaşık 20 kişi ile Hıristiyanlık faaliyetlerinin sürdürüldüğü belirtilmekteydi. Aynı haberde Malatya’da ki katliam sonrası, polisin uyarısı ile İncil Kitapevi yöneticilerinin geçici olarak çalışmalarını durdurarak kitapevini kapattıkları duyuruluyordu.
Son yıllar da misyonerlik faaliyetlerinin Türkiye’nin her tarafında hızla yayıldığı bir gerçektir. Önceki yıl Samsun’da da Uzakdoğulu bir grubun dernek çatısı altında bu tür bir yeri faaliyete geçirdiği bilinmektedir. Büyük şehirlerde bu faaliyetlerin çok daha yaygın olduğunu sanıyorum. Malatya olayları sonrası Sayın Başbakanın “ bizim Avrupa’da ki beş bin camimize onlar nasıl hoşgörü gösteriyorsa, bizim de ülkemizdeki Hıristiyanlara aynı hoşgörüyü göstermemiz gerekir” dediği bir ortam da, benim de bu faaliyetlere bir diyeceğim olamaz. Ancak işin bir başka yönü beni ciddi olarak düşündürdü. Bu gün sizlerle bu konuyu paylaşmak istiyorum.
İncil’in orijinali Latincedir. Hıristiyanlık dinini benimseyen ülkeler ise, İncil’i kendi lisanlarına çevirerek kullanmaktadır. Türkiye’de Latince bilen olmadığına ve Türkiye’de misyonerlik görevi yapanların amacı Hıristiyanlığı öğretmek ve yaymak olduğuna göre, İncil’i Latince veya Türkçe dışında bir başka yabancı dille yazıp dağıtmaları düşünülemez. Buradan çıkan sonuç, Türkiye’de ki misyonerlik faaliyetlerinin Türkçe yazılmış İncil’lerle yapıldığı gerçeğidir. Amacı öğretmek olanlar için seçilebilecek en doğru yolda budur. Bu doğruların altını çizdikten sonra dönüp bir de ülkemize bakalım.
Dinler ve peygamberler toplumların zıvanadan çıktığı, sapkınlıkların had safhaya çıktığı zamanlarda gönderilmiştir. Dinlerin sonuncusu ve peygamberlerin en yücesi işte böyle bir ortamda Araplara gönderilmiştir. Onların anlayacağı dil olan Arapça olarak gönderilmesinden doğal bir şey de olamaz. Müslümanlığın, gerçek anlam da Türklerin Müslümanlığı kabul etmesinden sonra hızla yayıldığı bilinmektedir. Ancak bugün geldiğimiz nokta da, inançlı bir insan olarak dinimizin anlatılması ve öğretilmesi konusunda ki yanlışları aklım almıyor. El, âlem gelecek ve benim ülkem de kendi dinini benim insanıma Türkçe dille anlatacak, biz hala Arapça’da ısrar ederek toplumuzun Kur’anı Kerimi kendi dilinden öğrenmesini sağlayamayacağız. Bunu anlamanın ve açıklamanın mantıklı bir yolunu bulamıyorum. Kutsal kitabımızın aslının bilinmesine ve öğrenilmesine hiç kimsenin itirazı olamaz. Ama dinimizin ve Kutsal Kitabımızın içeriğinin tam olarak anlaşılmasını sağlayacak kendi dilimizden uygulaması neden sağlanmaz anlamıyorum.
Hiç kimse kendini kandırmasın. Türk toplumu kendi dinini yeterince öğrenemiyor ve de bilmiyor. Ne okullarda, ne de aile içersinde bu yönde ciddi bir çaba yok. Kur’an kurslarını çoğaltmakla bunun yapıldığı sanılıyorsa yanılıyoruz demektir. Bu gün, ölümüzün başında yapılan duayı anlayamıyorsak, okunan Kur’anın ne dediğini anlamadan dinliyorsak biz bu dini nasıl öğreneceğiz ve çocuklarımıza nasıl öğreteceğiz? Tanrı bize Kur’anı, insanlar doğruyu görsünler, birbirlerini sevsinler, kötülüklerden uzak durmayı öğrensinler diye göndermedi mi? İmam Hatipler toplumumuza dinini öğretecek bilgili din adamı yetiştirmek için açılmadı mı? Bu ülkeyi yönetenler ve dinden sorumlu olan kuruluşlar eğer görevlerini yapabilselerdi, dini siyasete alet etmeselerdi bugün bu sıkıntıları yaşamayacaktık. Hiç kimseye zorla bir şey öğretemezsiniz. Dinimizin güzelliklerini göstererek ve sevdirerek öğretmek dinden sorumlu olanların görevidir. Bir an önce bu gerçeği görerek bağnazlıktan kurtulmamız gereklidir. Aksi halde, bu tutum devam ederse, korkarım Avrupa Birliği sevdamız ile daha da yaygınlaşacak olan bu misyonerlik faaliyetleri çok sayıda taraftar toplayacaktır. Bir insanın dinini değiştirmenin en kolay yolu, önce onun kendi inançlarını zayıflatmaktan geçer. Hiç kimse kusura bakmasın, din eğitimi adına yıllardır uyguladığımız yanlış ve bağnaz yöntemlerle misyonerlerin işini kolaylaştıran kendi dinini yeterince bilmeyen bir toplum yaratmadık mı?
Şöyle geriye dönüp baktığımız da, Atatürk’ün büyüklüğünü bir kez daha görüyoruz. Eğer onun başlattığı dinde Türkçeleşme faaliyetleri sürdürülebilseydi, inanıyorum ki çok daha inançlı ve dinini iyi bilen, dinin gerekleri olan ibadetini Türkçe olarak anlayarak yapabilen bir toplum yaratılmış olacaktı. Ne yazık ki, Atatürk’ten sonra Ülkeyi yönetenlerin oy uğruna verdiği ödünler sonucu, toplumumuzun dini yönden aydınlanması engellenmiştir. Bilerek veya bilmeyerek yapılan bu yanlışların sonucun da, o güzelim dinimizin öğretilerinden uzak tutulan toplumuz, din adına yapılan dayatmalarla bu günkü karmaşanın içine itilmiştir.
Halkına dinini öğretmek çabasını ölümüne kadar sürdüren Atatürk, toplumu uyutarak yönetmeyi görev bilen siyasetçilerin ve doğruları öğrenmekten uzak tutulan toplumu din adına hurafelerle yanıltmayı sürdüren sözde din adamlarının oyununu bozduğu için olsa gerek, bu kesimlerce büyük bir haksızlığa uğramış ve din düşmanı olarak tanıtılmıştır.
Bugün yaşanan siyasi krizin altında yatan en büyük neden de, dinimizin siyasi çıkar aracı olarak kullanılmasının sonucudur. Umarım Müslüman Ülkeler içinde en çağdaş ülke olmamızı sağlayan Laik ve Çağdaş Cumhuriyetimizin kıymetini daha iyi anlar ve ona sahip çıkarız. İyi haftalar.. 06-Mayıs–2007 SADİ SUBAŞI