DAHA ÇOK DEMOKRASİ ADINA İSTENEN
KURALSIZLIK MI?
Bizden çok, bizim adımıza daha çok demokrasi isteyen AB ve Amerika’nın dayatmaları sonunda kuralsızlığın hızla yaygınlaştığı bir ülke haline geldik. Amerika’nın “demokrasi getireceğiz” diyerek çıkarları uğruna Irak’ı işgal edişini ve yüz binlerce masun insanı katletmesini algılayamıyoruz. AB’ne alacaklarmış gibi her gün yeni bir yasal düzenleme isteyenlerin sözcülerinin, bir yandan da bizi bu yapının içine almayacaklarını haykırmaları dahi bizi uyandırmıyor.
Daha çok demokrasinin, çağdaş dünyaya ayak uydurabilmemiz için zorunlu olduğu bir gerçek. Ama doğru olan, bunu bizim insanlarımızın isteği ile ülkemizin koşulları ve kültür yapısına uyarlı olarak bizler tarafından gerçekleştirilmesi değil midir?
Üzülerek söylemek gerekirse, yıllardır AB’ne girmeyi hedef gösterenlere AB’ni Hıristiyan kulübü diye karşı çıkanlar, bugün genişletilmiş demokratik hakların şemsiyesi altında, düşündükleri radikal dönüşüme yol açabilmek için destek veriyorlar.
Demokratikleşmeyi öylesine sınır tanımaz halde algılıyorlar ki, anayasanın değiştirilemez maddeleri dahi TBMM’ de ki sayısal üstünlük kullanılarak değiştirilmeye çalışılıyor. Laik ve Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurumları ya görev yapamaz hale getiriliyor veya belirli bir görüşün hâkimiyeti altına alınıyor.
Bir bilim ve araştırma kurumu olan TÜBİTAK ile başlayan yandaşlaştırma çabaları diğer kurumları da kapsar hale gelmiştir. YÖK yönetiminde ki değişim ile son yıllarda olayların dışında kalan üniversiteler de gerginlikler yaşanmaya başlamıştır. Basın ile oluşan sıcak ilişkiler de bozulmaya başlamış ve basın da kamplara ayrılmıştır.
Ancak bunlardan çok daha tehlikeli olan ve sürekli tırmanan, yargıyı baskı altına alma çalışmaları son günlerde çığırından çıkmıştır. Yargıtay Başsavcısı’nın DTP’ e açtığı kapatma davasına sesi çıkmayanlar, iktidar partisine açılan dava sonrası yargıya akıl almaz bir şekilde tepki göstermeye başlamıştır.
Basının da bir kanadı tarafından da desteklenen, demokratlıkları kendilerinden menkul aydınlar! Tarafından da körüklenen bir kampanya ile devam eden bir dava sürecine açıkça müdahale edilmeye başlamıştır. Yargıya hemen her gün artarak devam eden tepkilere bu kez de AB jandarmaları ve ABD sözcüleri katılarak dışardan gazel okumaya başlamıştır.
Hazırlanan anayasa taslağını bu ülkenin hukuk kurumlarına sunmadan dış ülkelerin uzmanlarının onayına sunma gafletine düşülmüştür. Ne yazık ki, onurumuzu kıran dışarıdan yapılan bu müdahalelere ülkemizi yönetenler seyirci kalmıştır.
Çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz üç kurumundan birisi olan yargı temsilcileri, bu saldırılara daha fazla seyirci kalamamış ve ardı ardına bildiriler yayınlayarak yapılan müdahalelerin yanlışlığını ve yasamanın yargıyı yönetmeye çalıştığını sert bir şekilde kamuoyuna duyurmuşlardır.
Başta Adalet Bakanı olmak üzere hükümet yetkililerinin açıklamaları ile iş restleşme noktasına gelmiştir. Bu gidiş iyi gidiş değildir. Bu tür olayların geçmişte yaşanmış kötü sonuçları unutulmamalıdır. Tek başına iktidar olmanın sağladığı meclis üstünlüğü ile bu ülkenin yıllardır sürünceme de kalmış sorunlarının çözümlenmesi yerine, sayısal üstünlüğün “ herkes halk iradesine ram olacaktır” şeklinde açıklanması dahi, yargı kanadının endişelerini doğrulamaktadır. Umarım bu sürtüşme ve inatlaşmalar yerini akıla bırakır ve yargı dâhil tüm anayasal kuruluşlar görevlerini özgürce yaparlar.
Aksine anlayışın çağdaş demokrasilerde yeri yoktur. Hele de bu tavrın sürdürülmeye çalışılması, daha çok demokrasi isteğinin asıl amacı konusunda ki kuşkuları artıracaktır. Üzülerek söylemek gerekirse, uzlaşma sağlanarak seçilmediği için Cumhurbaşkanlığı makamı da, uzlaştırma adına en çok gerekli olduğu bu gün devreye girememektedir.
Halkın büyük bir kesiminin desteğini alan bir hükümetin bu tür zıtlaşmalarla kaybedecek zamanı olmamalıdır. Dünya ekonomisinde ki kötü gidiş ülkemizi de etkilemeye başlamış, petrol fiyatları 200 Dolar sınırına dayanmıştır. Bunun anlamı ülkemizin petrole harcadığı paranın ikiye katlanması demektir. Bu dar boğaz nasıl aşılacaktır? Halkın çok büyük bir kesimi hızla fakirleşmekte ve toplumsal tepkiler hızla çoğalmaktadır. İşsizlik artmaktadır. Dış borç katlanarak büyümektedir. Bir yandan da dünya zenginler listesinde ki Türklerin sayısı nasıl oluyorsa artmaktadır. Bu toplumun katmanları arasında ki uçurumun hızla açıldığının bir göstergesidir.
Öte yandan zamanlaması yapılmadan getirilen yasaların topluma uymaması nedeniyle polisiye olaylar artmaktadır. Güneydoğu da ki çatışmalar sürmektedir. Geçtiğimiz aylar içersinde gerçekleştirilen geniş kapsamlı sınır ötesi operasyonun aniden bitirilişi ile oluşan soru işaretleri, son günlerde her gün gelen şehit haberleri ile daha da bir anlam kazanmaya başlamıştır.
Bu milletin artık bu bölgede ki çarpışmalara verdiği destek azalmaktadır. Sınır ötesi operasyon sonuca ulaştıysa, bu kadar şehit vermek neyin nesidir? Bu bölgede doyumsuz çıkarlar peşinde olan Amerika’nın, verdiği istihbarat bilgilerine nasıl güveniyoruz? Havadan ve karadan yapılan bu kadar bombalamaya rağmen bu PKK hala nasıl karakol basıyor anlamak mümkün değil. Amerika’nın çıkarları uğruna PKK’ya gizli destek verdiği de artık bilinmeyen bir şey değil.
Bu bölgede trilyonlar harcamaya daha ne kadar devam edeceğiz? Belli ki, ABD bu fakir milletin geçim sıkıntısına biraz olsun derman olacak ve sağlık, eğitim ve istihdama yönelik yatırımlarda kullanılması gereken bu paraların, bu amaçlarla kullanılmasını istememektedirler. Lozan’ı dahi imzalamamış bir ülkeden olsa, olsa ancak bu kadar dostluk olur. Toplum iktidardan asıl bu sorunlara çözüm bulmasını beklemektedir.
Umarım millet olarak sıkıştığımız bu sürtüşme ortamından bir an önce çıkar ve ülkemizi tehdit eden sorunların aşılmasında kafa yormaya başlarız.
Değerli okuyucularım aşağıda ki bölümü yazıma son anda ilave ediyorum. Neden mi? işte cevabı;
Beni yakından tanıyan dostlarım bilirler, köşe yazımı genellikle cumartesi geceleri, çoğu kez de geç saatler de yazarım. Yattıktan sonra sakin kafayla yazdıklarımı bir kez daha değerlendirir ve Pazar sabahı da son düzenlemeleri yapar gazeteye gönderirim. Bu kez de öyle yapmaya niyetliydim, ancak pazar sabahı gazetelere göz atarken okuduklarım beni bu satırları eklemek zorunda bıraktı.
Halk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Sayın Osman Kara köşesinde, “ülkemizin içine düşürüldüğü ortamdan duyduğu endişeyi ve bu ortamda ülke severlerin yılgınlığa düşme hakkı olmadığını” yazıyordu.
İç sayfalarda 19 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi Sayın Şerafettin Özışık endişelerini “ Bu ülke nereye gidiyor” Başlıklı köşe yazısında dile getiriyordu.
Samsun Milletvekili Sayın Osman Çakır, “Bağımsızlığımız tehlikede, ülkemiz her taraftan kuşatıldı” uyarısında bulunuyordu.
Vatan Gazetesinde ise geçen yıl “mahalle baskısı” deyimini gündeme oturtan ünlü sosyolog Prof. Dr. Şerif Mardin bir başka tespitini tartışmaya açıyor .“Cumhuriyet dönemin de öğretmen imama yenilmiştir” diyerek, cumhuriyet döneminin “iyi, doğru ve güzel” hakında yeterli derinliği oluşturamadığını belirtiyor ve bunu da Kemalist düşüncenin zaaflarına bağlıyordu. Pes doğrusu.
Bunlara hemen her gün benzer endişeleri köşelerine taşıyan yazarların yorumlarını eklersek, hemen hepsinin bu ülke adına birbirinden farklı şeyler söylemediğini görürüz.
Ülkemiz adına endişe duyan, Atatürk’ten sonra bu ülkenin iyi yönetilmediğini söyleyerek yanlışları gündeme taşıyan bizleri, iki de bir “karamsar tablolar çizmekle” suçlayanlara şimdi ben soruyorum. Bizlerin de en azından kendileri kadar da mı ülkemizi sevmediğini düşünüyorlar?
Bu ülkenin insanları ile iç içe yaşayarak sorunları bilemeden, yaşamının çoğunu yurt dışında geçirip, arada sıra da geldiği bu ülkede cevahir yumurtlayanlar kadar da mı bu ülkeyi sevmediğimiz zannediliyor? Bu ülkede yaşayıp da beynini ve kalemini kiraya verenlerin söylediklerini baş tacı yapanların, bu ülkenin altını asıl oyanlar olduğunu nasıl görmüyoruz?
Gün, gerçek ülke severlerin konuşma ve bu uğurda risk alma günüdür. Bu ülke kolay kazanılmadı. Bu topraklar için canlarını veren aziz şehitlerimizin kemiklerini sızlatmaya kimsenin hakkı yoktur.
Sayın Kara’nın köşe yazısın da altını çizdiği şu cümle ile yazımı tamamlıyorum. “ Ülkesi parçalanma, milleti bölünme, devleti yıkılma tehdidi altında ki bir aydının, bir gazetecinin teslim olmaya, cepheden kaçmaya, bireysel çıkar ve rahatlık peşinde koşmaya hakkı yoktur. Aydın inandığının kavgasını veren ve faturasını ödeyen adamdır”.
İyi haftalar.. 25 Mayıs 2008
SADİ SUBAŞI