Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Konuşanlar ve Susanlar.

KONUŞANLAR VE SUSANLAR.

Bizim kuşak konuşma konusunda kısıtlanarak büyümüştür. Toplum olarak, “Büyüklerin yanında küçüklerin konuşmasının ayıplandığı”, “Söz gümüşse, sukut altındır” felsefesi ile insanların konuşma alışkanlığı kazanmasından çok sessiz kalmasının özendirildiği bir kültürden geliyoruz. Bu kültürün en belirgin etkisi öğrencilik yıllarında görülür. Öğretmen sınıfta soru sorduğunda çalışkanı da, tembeli de neredeyse sınıfın tamamına yakını parmak kaldırmaya korkar ve öğretmenle göz göze gelmemeye çalışırdı. İlk ve orta öğretim sistemimizin de sorgulayıcı bir modele göre düzenlenmemesi ve yaz- boz tahtasına çevrilmesi nedeniyle hakkını arayabilen bir toplum olamadık.
En haklı olduğumuz olaylarda dahi, gördüğümüz yanlışa bireysel tavır koymak yerine, bu işi bir başkasından beklemek veya bir başkasına ihale etmek kolacılığı, toplumsal en büyük eksikliğimiz olarak ortaya çıkmaktadır.
Ancak günümüzde çocuklarımızın bizim kuşağa göre aile baskısından uzak ve çok daha özgür büyümesi sonucu, yeterli düzeyde olmasa da sorgulamasını bilen bir kuşak yetişmeye başlamıştır. Kültürel ve geleneksel bu alışkanlıkların toplumda yarattığı karmaşa, sonun da konuşması gerekenlerin sustuğu, susması gerekenlerin konuştuğu bir toplum yapısı oluşturmuştur.
Günlük yaşamımıza şöyle bir göz atarsak bu karmaşanın onlarca örneğini görebiliriz.
Devlet vatandaşın işini yapsın diye resmi kurumlarda memur bulundurur. Görevi vatandaşın işini görmek olan memurlar özellikle bazı kurumlarda öylesine ceberut ( eziyet eden) davranış sergiler ki, benim insanım uğradığı haksızlığı sorgulamak yerine itelenip ötelenmeye, hatta en normal işini yapabilmek için aracı veya rüşvet kozunu kullanmayı tercih eder. Burada susup işini yapması gereken MEMURDUR ama o konuşur, zaman zaman da bağırır, azarlar ve konuşması gereken VATANDAŞ siner ve susar.
Sokakta ise zorbalık hâkimdir. Vatandaş olarak yanlış yapanı uyarmak gibi bir uygarlık kuralını, bu sindirilmişliğin etkisi ile uygulama cesaretine sahip olmadığımız için sokakları da, haksızlıklarını bağırıp çağırmayı silah haline getiren ZORBALARA teslim etmiş bulunuyoruz.
Ülkemizin çıkarlarını korumak adına sesini yükselten ve bizi yöneten dayatmacı ve dışa bağımlı yönetim anlayışlarına karşı tavır sergileyen, yani KONUŞAN 1968 kuşağını neredeyse vatan haini ilan ettik.
1960 ile 1980 arası dönem üniversitelerde konuşan, sorgulayan özgür bir eğitim sisteminin uygulandığı dönemdir. Üniversiteler de oluşan öğrenci cemiyetlerinde düzenlenen forumlar, çağdaş ve hak aramasını bilen bir kuşak yetişmesinin yolunu açmıştır. Ne var ki, ulusal özgürlüğümüzü ipotek altına sokan ve dışa bağımlılığı her geçen gün artıran güdümlü siyaset anlayışı, en masum talep ve çağrılara dahi sert tepki göstermiştir. Sahip oldukları özgürlükleri kötüye kullananları susturmak yerine, üniversiteleri susturmaya yönelik baskılar sonunda ülke kan gölüne dönmüştür. Bu dönem de olanları hiç kimse o kuşağın gençlerine mal edemez. Bu dönemin tek suçlusu, ülkeyi “tam bağımsız bir Türkiye” anlayışından uzak ve böylesine dinamik bir gençliği yönetmeyi becerecek basirete sahip olmayan yasakçı siyasetçiler ve o dönemin siyasi iktidarlarıdır.
12 Eylül 1980 ihtilali de, yaşanan karmaşalara neden olan ve siyasetçilerin çözemediği önemli sorunları çözmek yerine, toplumu suskunluğa mahkûm edecek kararlara ve yasakçı anlayışı perçinleyen yasalara imza atmıştır. O dönemin vatan hainliği ile idam edilen veya yargısız infaza uğrayan simge isimlerinin, “TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE” çağrıları ile özdeşleşen taleplerinin ne kadar haklı olduğunu, bugün ülkemizin içine düştüğü ortam da çok daha iyi anlıyoruz. Amerika’nın bölgemizde sürdürdüğü doymak bilmeyen sömürgeci ve istilacı politikalarına daha o günden isyan bayrağı açanları vatan haini ilan edenlerin, umarım bugün bölgemizde yaşananları görünce yürekleri biraz olsun sızlıyordur.
Konuşanlarla, susanlar konusuna SAMSUN açısından baktığımızda da konuşması gerekenlerin sustuğunu, susması gerekenlerin büyük bir cüretkârlıkla konuştuğunu görürüz. Üzülerek söylemek gerekirse Samsun’da bu anlayışı durduramadığı sürece yaşadığı sıkıntılardan ve uğradığı haksızlıklardan kutulamayacaktır.
Bu kent teşvik dışı bırakılma ayıbına mahkûm edildiğinde susanlar,
Sadece bu kentin değil ülkemizin geleceği olan, binlerce yılda oluşabilecek Çarşamba Ovasını, Yeşilırmak’ı, denizi yok edecek “MOBİL SANTRAL” ve yapılmaya çalışılan altı adet “TERMİK SANTRALLER” korkusu yaşanırken susanlar,
Üç yıldır pompalanan ve ne olduğu bilinmeyen “SAMSUN CAZİBE MERKEZİ OLACAK ” balonu, Samsun’u yönetenlerin, üç yıldır bu balonu şişiren siyasetçilerin ve isimleri beş yıldızlı sivil toplum kuruluş başkanlarının gözünün içine baka baka, bizzat ilgili bakan tarafından patlatılırken dut yemiş bülbüle dönenler ne zaman konuşacaklar?
Yönettikleri ve temsil ettikleri bu kentin uğradığı haksızlıklarda susanlar, sıra oy avcılığına gelince bol bol konuşan ve balon vaatlerle toplumu yanıltan, söyledikleri boş çıkınca da işi pişkinliğe vuranlar karşısında tepki koyamayan ve suskunluğu seçen benim Samsunlumun ve anlı şanlı sivil toplum kuruluşlarının tavrı sürdüğü sürece Samsun hak ettiği gibi yönetilmeye devam edecektir.
Türkiye’de ki yozlaşan siyaset anlayışının ve parti içi demokrasilerinin yerine genel başkan icazetinin etkinleştiği ortam da, çok sayıda birikimli insan siyasetten uzak durmaktadır. Bu ülkemiz ve kentimiz adına çok olumsuz sonuçlar yaratacaktır. Yazımı çok bilinen ünlü düşünür Aristo’nun tarihe mal olmuş dizeleriyle bitireyim.
“ SİYASETLE UĞRAŞMAK İSTEMEYEN AYDINLARI BEKLEYEN KORKUNÇ SON, CAHİLLER TARAFINDAN YÖNETİLMEKTİR.
İyi haftalar.. 07 Eylül 2008
SADİ SUBAŞI