Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Bir Annenin Ardından Hayatın Gerçekleri.

BİR ANNENİN ARDINDAN HAYATIN GERÇEKLERİ ..

Yaşam birbirine bağlantılı olarak dönen dişlilerin oluşturduğu aktarma sistemine benziyor. İnsan ise sisteme bağımlı dönenen dişlilerden bir tanesi. Tek başınıza bu sistemin dönüşünü değiştirmeniz mümkün değildir. Sistem sizi kendi kuralları içersinde döndürür.
Her geçen gün ağırlaşan yaşam şartlarında, kendimizi kaptırdığımız günlük işler ve sosyal aktivitelerle boğuşurken, yaratanın koyduğu değişmez kurallar da işleyişini sürdürüyor. Bu kuralların belki de en acımasızı ölüm denen olay. İnsanlar için bir hayat dersi olan bu acı gerçeği yaşamak hayatta olan herkes için kaçınılmazdır.
Dostlarla paylaşılan mutlulukların artması gibi, yaşanan acılar da dostların desteği ile azalıyor. Dostlukların önemi de böyle günlerde çok daha iyi anlaşılıyor.
Geçtiğimiz hafta aile olarak bizde böyle bir acıyı yaşadık. Annemizi kaybettiğimiz böylesine acılı anımızda, bizleri hiç yalnız bırakmayan dostlarımıza yürekten teşekkür ediyorum. Tanrı hiç kimseyi dostsuz bırakmasın.
Bu acı kaybımızın yarattığı duygusallıkla, bugün dünya işlerinden biraz uzaklaşarak bazı şeyleri sizlerle de paylaşmak istiyorum. Ana sevgisi ve saygısına hem kültürümüzde, hem de dinimizde çok önem büyük verilmiştir. “ Cennet anaların ayağının altındadır”, “Ana gibi yar olmaz” gibi deyimler bu önemi çok güzel anlatmaktadır.
Bizleri dokuz ay karnında besleyip büyüten, doğurduktan sonra da bizlere kol kanat geren analarımızın hakkını ödemek kolay bir iş değildir. Bir ana için çocuğu kaç yaşına gelirse gelsin, hala onun için çocuktur.
Ne var ki, her insan gibi bir gün onlarda bizleri terk edip öteki dünyaya uçuyorlar. Yaşarken analarına gereken saygı ve sevgiyi gösterenlere ne mutlu.
Uzun bir hastalık dönemi geçiren annemizin durumu geçtiğimiz hafta başında kötüleşti. En büyük tesellimiz, üç kardeş olarak son anına kadar annemizin yanında olabilme şansına sahip olmamızdır. Gerek başında beklerken ve gerekse cenaze töreni sırasında onun benim için yaptıkları, üzerime titreyişi ve onu bunalttığımda bana söyledikleri bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.
Annemin benim üzerinde ki emeği ve hakkı çok fazladır. Daha bebekken geçirdiğim şanssız bir düşme sonucu alçılar içinde geçen yıllar sanıyorum annemin ve babamın en zor yıllarıdır. Çok küçük yaşta yaşadıklarım benim içinde bir kâbustur. Belden üstümün alçıda olduğu dönemlerde, alçının arasından soktuğu örgü mili ile kafamı kaşımasını, hareket etmeden yatmamı sağlamak için döktüğü dilleri unutmam mümkün değil. Yedi yaşına kadar alçılar içersinde ki bir çocukla uğraşmanın nasıl bir fedakârlık olduğunu bir baba olarak bugün çok daha iyi anlıyorum.
Alçılar içinde geçen dönem sonrası korselerle okula başlıyorum. Atlamamam, zıplamam yasak. Oysa ben alçılar içersinde geçen yılların acısını çıkartmak istercesine ele avuca sığmıyorum. Hiç unutmuyorum, bir gün üç tekerlekli bisikleti sedirin üzerinde sürmeye kalkıp büyük bir gürültüyle düşüyorum. Mutfaktan koşarak gelen annemin o gün yaşadığı şoku unutamam. Neyse ki, kol kırığı ile kurtarıyoruz.
Çocukluğum Hançerli Mahallesin de geçti. Babaannem zaman zaman kardeşimle beni gezdirmek için sahile götürürdü. Koşmam yasak ya, ben inadına koşuyorum. Bu kez de, bu gezilerin birisinde demiryolunu koşarak geçmeye çalışırken raya takılıp düşüyorum. Alnımı diğer rayı bağlayan somuna çarpıyorum. Rayların arasına akan kan aklıma gelince, bugün dahi içim ürperiyor. Ambulansla hastaneye yetiştiriyorlar. O dönemlerin tek cerrahı Dr. Hasan Fehmi Aktay bağırta, bağırta alnımı dikiyor. Rahmetli babamla anneme yaşattığım korkuyu yıllarca unutamadım. Sonraki yıllarda anlıyorum ki, onların aklı kanayan alnımda değil, yıllarca uğraşarak biraz olsun iyileştirdikleri boynumdaydı.
Aradan yıllar geçiyor, artık sağlığıma kavuşuyorum. Ama annem de babam da hala endişeli. Onlar bana dikkatli olmamı söyledikçe ben tersini yapıyorum. Daha o yaşlarda pasif yaşama isyan ederek bir futbol tutkunu olup çıkıyorum. Ortaokul ve lise yıllarını okul dışında kalan zamanlarda top peşinde koşarak geçiriyorum. Artık onlarda pes etmiş seslerini çıkarmıyorlar. Ama annem hala koruma içgüdüsü ile sürekli uyarıyor. Hiç unutmuyorum, bir gün arkamdan, “ Oğlum Allah akıl dağıtırken kapının arkasında mı kaldın?” diye bağırıyordu.
Yazımın başında da yazdığım gibi kaç yaşına gelirse gelsin çocuklar annelerin gözünde büyümüyorlar. Annemin henüz sağlıklı olduğu yıllardı. Benim kendi işlerimin yanında eczacı odası, SAM-SEV, siyaset, eczacı kooperatifleri gibi sosyal etkinliklerle yoğun bir şekilde uğraşmamdan bunalmış olmalı ki,
“ Oğlum yedi çocukla aç kalmış gibi ne didinip duruyorsun? Biraz kendine baksana! ” deyince, aramızda şöyle bir konuşma geçmişti. Anne dedim, hatırlıyor musun? Yıllar önce bana
“ Allah akıl dağıtırken kapının arkasında mı kaldın” demiştin. “ Ben bırak kapının arkasında kalmayı, o odaya hiç girmemişi ki” deyince, sevecen bir dille “canına yazık yavrum” deyip konuyu kapatmıştı.
Ölümü onlara yakıştırmadığımız için olacak, bir gün onları kaybedeceğimizi hiç birimiz düşünmüyoruz veya düşünmek istemiyoruz. O nedenle annesi babası yaşayan dostlarıma, onlarla daha sık konuşmalarını öneriyorum.
Benim yaşadıklarımı bir anne dışında kim göğüsleyebilir? Böyle bir insanın hakkı kolay ödenir mi? Çocukları olarak ona ve rahmetli babama saygıda kusur etmediğimizi sanıyorum. Umuyorum ki onlar da bizlerden memnun olarak aramızdan ayrılmıştır. Aramızdan ayrılan bütün annelerin ve babaların ruhları şad olsun. Onlara layık olabildiysek ne mutlu bizlere. İyi haftalar..
30 Kasım 2008

SADİ SUBAŞI