BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE TÜRKİYE’DE
YAŞANANLARIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ..
22 Temmuz 2007 seçimleri sonrası başlayan ve adına “ERGENEKON” denen soruşturma ve göz altıları yayılarak devam ediyor. Ülkemizin en kilit görevlerini teslim ettiğimiz sivil, asker, bürokrat, bilim adamı, gazeteci ve siyasetçi yanında, Susurluk gibi geçmişin çözülemeyen davasının zanlıları da aynı potada sorgulanıyor.
Çoğu telefon dinlemelerine bağlı olduğu söylenen göz altıları ve sorgulamaların mutlaka hukuki dayanağının olması gerektiği, yüksek yargının en saygın üyeleri ve Barolar Birliği Başkanı tarafından da yüksek sesle söyleniyor.
Bu güne kadar hep iktidarlardan yana tavır sergileyen köşe yazarları dahi “Korkuyorum” Başlıklı yazılar yazıyor. Bir korku devleti yaratıldığı söylemleri gittikçe yaygınlaşıyor. TV kanallarında ki siyasi söyleşi ve yorum programlarının yerini, “psiko-analiz” programları alıyor. Konuşanların çoğu ya içeride veya sorgulanma sonrası serbest bırakılanlar sus pus olmuş durumda. Bu davanın siyasi bir hesaplaşma olduğu yorumları da yaygınlaşıyor.
Geçen hafta ki köşe yazımın ana konusu, ülkemizde siyasetin etik değerlerini yitirmesinin ülkemizin geleceği açısından ciddi endişeler yarattığıydı. O yazımda bu sorunu Samsun özelinde iki örnekle işlemiştim.
Üzülerek söylemek gerekirse, aynı sorun bugün ülkemizi ve herkesi yakından ilgilendiren ERGENEKON SORUŞTURMASIN’DA DA yaşanıyor. Sonucu merakla beklenen bu yargılama da dahi, kirli siyaset izlerinden söz edilebiliyor. Tüm siyasetçiler konuyu istedikleri gibi kendi siyasetlerine alet eden söylemlerle ortalığı daha da karmaşık hale getirebiliyorlar. İşte size siyasetin yozlaştırılmasının ülkemizi getirdiği bir başka örnek daha. Böylesine karmaşık bir hukuki süreç dahi, siyasete fatura ediliyor.
Bu dava hakkında çeşitli görüşler tartışılıyor. Ülkemizin çıkarları, bu yargılamanın mümkün olan en kısa sürede tamamlanarak suçluların hak ettikleri cezaya çarptırılmasını, suçlu olmayanlarında daha fazla rencide edilmeden özgürlüklerine kavuşmasını gerektiriyor.
Ben de köşemden bakınca, dünden bugüne ülkemizde yaşanan olayları çok daha geniş bir çerçeve ve süreçte değerlendirmek gerektiğine inanarak, düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu konuda yorum getirecek okurlarımın düşüncelerini önemsediğimi de belirtmek istiyorum.
Düşündüklerime gelince; Düşüncelerime güç kazandıran son günlerde sıkça basında yer alan ve kaynak gösterilerek yazılan bazı köşe yazıları herhangi bir şekilde tekzip edilmemiştir. Bu bilgilerin ışığında, bu karmaşık olaylar bana Ülkemiz üzerinde oynanan bir oyunun parçası gibi gözüküyor.
Lütfen! Şöyle 7 yıl gerilere giderek Ecevit Başkanlığında ki Koalisyon Hükümeti’nin başına gelenleri bir hatırlayınız. Başlangıçta çok kişinin senaryo! Diye küçümsediği bir biçimde Ecevit önce tekerlekli sandalyeye mahkûm edilmiş, işleyişinde önemli bir sorun gözükmeyen koalisyon da bir anda allak bullak olmuştu.
Sonra anlaşıldı ki, olayın aslı, Ecevit’in Amerika’nın Irak’a yapacağı müdahaleye onay vermemesidir. Amerika uzun vadeli Büyük Orta Doğu projesinde düğmeye basmış ve projenin ilk ayağı olan Irak, faşist Saddam bahanesiyle işgal edilecektir. Bu konuda Türkiye’nin desteğine ihtiyaç vardır. Ama Ecevit bu konuda ülkemizin çıkarları açısından inatla direnmektedir.
Ekonomiyi düzeltme bahanesi ile Türkiye’ye gelen Kemal Derviş’in, bir süre sonra hiç gündemde olmayan erken seçim lafı etmesi ile başlayan süreçte, önce İsmail Cem bir parti kurar ve Kemal Derviş oraya ağırlık verir. Sonra desteğini çeker. Sonuçta İsmail Cem sadece DSP’yi parçalamakla kalmamış, koalisyonun da dağılmasına neden olmuştur. MHP’nin de anlaşılmaz bir şekilde erken seçim istemesi ile erken seçime gidilir ve yeni kurulmuş olan AKP ezici bir çoğunlukla iktidara gelir.
Ardından da Irak işgali gündeme gelir. Ancak Amerika’nın Türkiye Topraklarını kullanma ve askeri destek talebini içeren tezkere, muhalefetin ve iktidarın içersinden de bazı milletvekillerinin ortak çabası ile TBMM’den onay alamaz. Bunun Amerika’nın canını sıktığı bilinmektedir. Bu arada Amerika’nın bölgemizde ki planları karşısın da, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yeni stratejilerle daha bağımsız politikalara yöneldiği ve yeni güvenlik önlemleri ile yerli silah ve teknoloji gelişimine ağırlık verdiği bilinmektedir. Bu değişim ve gelişmeler sonucunda artık Amerika’nın TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE bakışının da değiştiği sanılmaktadır. Irak’ta ki askerimizin başına çuval geçirme olayı, Orgeneral Eşref Bitlis’in nedeni aydınlanamayan şekilde uçağının düşmesi gibi olayların bunun ilk belirtileri olduğu söylenmeye başlar.
Şimdi sıra Büyük Orta Doğu Projesinin ileri aşamalarının uygulanmasına gelmiştir. Amerika Türkiye’nin Eş Başkanlığının da sağlanması ile “BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESİ’Nİ” tamamlamaya kararlı gözükmektedir. Ama bu nokta da, son dönemlerde geçmişe göre ülke çıkarlarını daha öne alan politikalara yönelen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tavrı ne olacaktır? Çünkü bu projenin devamında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin takınacağı tavır önem kazanmıştır.
Bugünlerde Ülkemizin çıkarlarını savunanların baktığı pencereden bakınca, bu gözükenler ne kadar gerçekçi bilmek zor, ama adi suçlularla birlikte gözaltına alınanların birçoğunun ulusal çıkarlarımızın yılmaz savunucuları olduğu gözden kaçmıyor. Bunları bir rastlantı diye geçiştirebilir miyiz?
Bir başka pencereden bakınca, bu dava gerçekten ciddi bir temizlik hareketi ise, pis işlere bulaşmış siyasetçiler, ihale vurguncuları, umut tacirleri neden bu dava da yoklar? Neden? “Dokunulmazlık” zırhına sığınanlar hala korunuyorlar ve neden bu davada yoklar? İnsanların yardım duygularını kötüye kullanarak onları dolandırdıkları için Almanya’da mahkûm olan “DENİZ FENERİ DAVASI’NIN” Türkiye sorumluları neden yoklar?
Bu sorular dahi kafa karıştırmaya yetmiyor mu? Düşünmeye değmez mi? Herkes gibi benim de dileğim, bu davanın bir an önce sonuçlanması ve suça bulaşanların hak ettikleri cezayı görmesi ve suçsuz olanların çok daha fazla rencide edilmeden özgürlüklerine kavuşmasıdır. Ayrıca insanların özel yaşamını dahi ortalığa döken dinleme olayının disipline edilmesi ve bir an önce toplum içersinde oluşan güven sorununun giderilmesi zorunludur.
Artık toplumun belirli siyasi bir amaca yönelmemiş hemen her kesiminde ciddi endişeler oluşmuş bulunuyor. 25 Ocak 2009 Pazar günü ( bugün) çok okunan bir yaygın gazete de okuduklarım tüylerimi diken diken etti. Bu okuduklarım, hafta içersinde SKY TÜRK’TE yayınlanmış. Güler Hacır’ın sunduğu “ GÜNDEM ÖZEL” programına katılan Ergenekon davasından serbest bırakılan Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün anlattıkları tüm Türkiye’ye duyurulmuş. Anlatılanlara göre, Silivri’de tutuklu bulunan zanlı Doç. Dr. Emin Gürses’i sorgulayan Savcı Zekeriya Öz sanıyorum telefon dinlemelerine dayalı olarak, “ Sizi çok sayıda kadın arıyor, bunların hepsi ile yattınız mı?” Diye soruyor. Emin Gürses, “ İngiltere’de doktora araştırması sırasında çok sayıda bayan tarafından arandığını, bunların hepsinin de arkadaşı ve çok saygıdeğer hanımefendiler olduğunu belirtiyor ve devam ediyor, ama sizin tanıdığınız öyle kadınlar varsa bana gönderin…...
Bunlar tekzip edilmezse kafalarda oluşan sorular yoğunluk kazanacaktır.
İktidar partisi AKP’NİN kurucularından olan ve seçim öncesine kadar hükümet de çok önemli bir bakanlık görevinde bulunan Sayın ABDÜLLATİF ŞENER, bilindiği gibi 22 Temmuz 2007 seçimlerinde aday olmamış ve bir süre sonra da partisinden ayrılmıştı. Sayın ŞENER’İN son günlerde kamuoyuna yansıyan açıklamaları dahi bu dava ile oluşan endişeleri güçlendiriyor.
18 Ocak 2009 Pazar günkü Vatan Gazetesi’nde yer alan açıklamalarından son derece düşündürücü bazı bölümleri sizlerle de paylaşmak istiyorum. Sayın ŞENER şunları söylüyor;
Hukuk dışılıkla mücadele adına ortaya çıkan bir dava ayrışma ve kavga nedeni haline geliyor. Bu, ülkenin başına gelebilecek en büyük felakettir.
Düşünebiliyor musunuz? Dava da ismi geçenlerin ortak özelliği iktidar partisine karşı olmaktır. Bunda bir gariplik var gibi geliyor bana. Bu isimler devamlı dinlenmişler. Peki, bunların gece gündüz dinlenen telefon görüşmelerinde iktidar partisi, Başbakan ve onun çevresi ile ilgili tek bir eleştiri konuşması yok. Şurada yolsuzluk, usulsüzlük var. Şurada kanunsuz işi yaptılar gibi konuşmaların tek satırı yok. Çünkü bu siyasi dalaşma konusu olabilir, basına yansıyabilir, siyaseten yıpratıcı bir nitelik taşıyabilir kaygısıyla, bunlar çok büyük hassasiyetle, ama çok büyük bir hassasiyetle ayıklanmış durumda.
Tuncay Güney’in açıklamalarında dava kapsamına alınmamış birçok kişinin ismi bile bir şekilde geçiyor. Herkese çamur var. Ama iktidarı ve çevresinde, yakınında olanları rahatsız edecek bir ifadeyi göremiyoruz. Oysa Sayın Baykal ile ilgili bile kabul edilemeyecek şeyler söylüyor, tüm eski Genel Kurmay Başkanları, askeri yetkililer ile ilgili şeyler var.
Bende dinleniyorum. Yasayla Telekominasyon iletişim kurumunda dinlemeleri organize eden bir birim oluşturuldu. Bu birim doğrudan Ulaştırma Bakanı ile Başbakan’a bağlı, onların kontrolünde bir birimdir. Özenle seçilen elemanlarla donatıldı. Yani demokratik bir toplumda siyasetle bu derece bağlı olabilir mi? Bu tartışılmalıdır. Demokratik bir ülkede, meclis çoğunluğuna sahip olmak her türlü düzenlemeyi yapma hakkı verir mi?
Ve tek çeteleşmenin Ergenekon olduğunu da söyleyemeyiz. İmar çeteleri, kamuda yıllardır bir türlü önlenemeyen yolsuzluklarla, yasalarda olmayan yetkileri kamu gücüyle kullananlar maalesef çökertilemiyor.
Sayın ABDÜLLATİF ŞENER bakın, bu kez aynı gazete de 19
Ocak 2009 pazartesi günü yayınlanan söyleşisinde neler
söylüyor;
“Çetelerle mücadele, temizlik operasyonu” deniliyor.
Mecliste dokunulmazlık dosyaları var, ne duruyor
onlar? Hani temizlik? 2002 yılından bu yana ilk kez
tek bir dokunulmazlık kaldırılmamıştır.
Milletvekilliğini ve hükümeti bırakmanın hayatımda yaptığım
en doğru şey olduğunu söyleyebilirim.
İktidarın elinde bulunan devlet gücünü kullanarak basının ve
sivil toplumun üzerine baskı oluşturması, tek tek gazetecilere
Akreditasyon uygulanması gibi şeyler olmaz.
Bu söylemler sıradan şeyler midir?
Şu anda sinemalarda oynayan “VALİ” Filmini mutlaka izlemenizi öneriyorum. Bu film, bir dönemin sıra dışı Denizli Valisi rahmetli RECEP YAZICIOĞLU’NUN yaşamından kesitler veriyor. Bu filmi ve ASELSAN’da önemli ulusal projelerde çalışırken kaçırılıp öldürülen genç mühendisleri de hatırlarsak, günümüzün olaylarını belki daha iyi algılayabiliriz diye düşünüyorum. İyi haftalar..
18 Ocak 2009
SADİ SUBAŞI