DEĞİŞEN DEĞERLER VE KAYBOLAN DOSTLUKLAR.
Son dönemlerde ülkemizde her şey öylesine hızlı değişip dönüştü ki insanın aklı almıyor. Özellikle eğitimde, kültürde, ekonomide ve siyasette yaşanan yozlaşma, tüm etik değerleri alt üst etti. Günlük yaşamımızda öylesine şeylerle karşılaşıyoruz ki, bunları değişim, dönüşüm diyerek geçiştiremeyiz.
Eğitimde yaşananlar ve çocuklarımızın çağdaş dünyaya açılım ve bakışlarını karartacak eğitim politikaları geleceğimiz adına umutları kırıyor.
Kültürel anlayışımız çağdaş dünya yerine bağnaz ve çağ dışı bir yapılanmaya doğru itiliyor.
Ekonomi dünyasında da alın teri ve normal kazanç yolları, yerini köşeyi dönme uğruna her şeyi normal karşılayan fırsatçılığa terk etti.
Siyaset ise her türlü yozlaşmanın en üst düzeyde olduğu alan haline geldi. Hiçbir dönemde yaşanmamış boyutlarda siyasetçilerin aile boyu akçeli çıkar ilişkileri gündemin en önemli maddelerini oluşturmaya başladı.
Siyasi partilerde yer alabilmek liderlerin iki dudağı arasına sıkıştı, onların icazetine kaldı. Artık belli bir siyasi görüşe sahip olmanın da anlamı kalmadı. Düne kadar aşağıladığı siyasi yapının içinde yer almak ve o siyasi yapıdan bir yerlere gelmek olağan karşılanır oldu.
Yeter ki, sana o fırsatı yaratma noktasında söz sahibi olanların çıkarlarıyla, senin çıkarların buluşsun. Yeter ki, senin o yetkilinin! Çıkarlarına hizmette kusur etmeyeceğin bilinsin. Yeter ki, ortak çıkarlar oluşsun. Bu noktadan sonra ne farklı siyasi görüşte olmanın, ne de düne kadar onlar için söylediklerinin bir sakıncası olmayacaktır.
İşin daha da kötüsü toplumun seçkin kesimi bu olup biteni ya görmezden gelip tepki dahi koymuyor, ya da “ahbap çavuş” ilişkileri içinde yorumlayarak destek veriyor.
Bu yozlaşmalar, bir çığ gibi gerçek dostlukları ve güven duygularını ezip geçiyor. Güven duygusunun aşınması toplumsal uzlaşıyı da yerle bir ediyor. Artık arkanı dayayacağın gerçek dost bulmak da zorlaşıyor.
Eğer kuralların varsa, etik kurallara saygılıysan, yanlışlara direniyor ve dik durmaya çalışıyorsan, işin iyice zorlaşıyor.
Günlük yaşamımızda öylesine olaylarla karşılaşıyor ve öylesine şeyler dinliyoruz ki, insanın kafası karışıyor. Neredeyse ilkeli olmak ve dik durmak garipsenir hale geldi. Kendi çevrenizden dahi size destek olmak ve sizi yüreklendirmek yerine, “ Senin başka işin yok mu? Keyfine baksana” öğütleri almaya başlıyorsunuz.
Bugüne kadar yakın çevremden gelen, “Ne biçim dostların var? Dost bildiğin bazı arkadaşların arkandan konuşuyorlar” uyarılarını duymazdan geldim. Onları hep “Aldırmayın, kötü bir amaçları yoktur, duymayın bunları” diye geçiştirdim. Kafamı da bu işlere hiç yormadım.
Ne var ki, kendi canımdan birisinin geçtiğimiz günlerde anlattığı bir olay beni sarstı. Yaptığı bu tür bir uyarıya yine direnmem üzerine birazda kızdığı için olacak, bir süre önce dostları ile yemek yedikleri bir lokantada yaşadıkları tatsız bir olayı anlattı.
Yan masada oturan ve benim de yakın bir arkadaşımın bulunduğu eşli grupta adımın geçmesi dikkatini çeker. Duyduklarına inanamaz ve tepkiyle masaya yönelirken eşi tarafından zorla ikna edilir. Anlattıkları beni de ciddi boyutta sarstı.
Ne biçim dostluk anlayışı bu anlayamıyorum. Dostluklar nasıl böylesine ucuzladı? Dün ilkeler uğruna birlikte aynı cephede yer aldığınız ve birlikte direndiğiniz yanlışları bugün onların size yapmasını ve birilerinin de bu yanlışları görmezden gelme aymazlığına düşmesini, hatta yanlışı yapanı değil de sizi ikna etmeye çalışmasını içime sindiremiyorum.
Bu alınganlık değil. Kırılganlık hiç değil. İlkesizliğin de bir sınırı olur diye düşünürdüm. Yanılmışım.
Yoruldum be dostlar! Dik durma ve ilkeli kalabilme direncinden değil bu yorgunluk. Kendisine yanlış yapanları dahi hoş gören, bir süre sonra olanları olmamış kabul edebilen birisinin hak etmediği vefasızlıktandır bu yorgunluk.
Yazık! Dostluklar kolay kazanılmıyor. Bu kadar da kolay harcanmaz diye düşünürdüm hep. Ama yoruldum be dostlar! Yorulmam sanırdım. Ben de yorulurmuşum be dostlar! Sanırım bir yerlerde yanlış yaptım ama nerede? Şimdi kafamı buna yoruyorum.
Yoruldum be dostlar!
Yazımı burada tamamlayarak öğleden sonra ailece bir sinema kaçamağı yapalım dedik. Seyrettiğim müthiş film bu satırları da eklememe neden oldu.
Filmin konusu Hindistan’da Müslüman oldukları için ailesi katledilen iki kardeşin inanılmaz yaşam mücadelesini anlatıyor. Okuma yazması dahi olmayan küçük çocukla kardeşi öylesine olaylar yaşıyorlar ki, olayları aşarlarken öylesine deneyimler kazanıyorlar ki, tam bir deneyim kazanım örneği.
Bu çocuk gençlik yıllarında kendisini “Kim milyoner olmak ister” konulu bir yarışmada buluyor. Yaşamının o zor kesimlerde yaşadıklarının kazanımları ve zekâsı onu bir anda milyoner ve ülkesinin en tanınmış adamı yapıyor.
Filmin kahramanı çocuğun bana bir kez daha hatırlattığı şey ise, yaşamın bir deneyimler süreci olduğu ve bunun yol haritasının da kader denen çizgiden geçtiğiydi.
Ne yazık ki, bu yolda üzülmek de, vefasızlıklarla karşılaşmakta varmış.
İyi haftalar, sağlam dostluklar dileğiyle..01 Mart 2009
SADİ SUBAŞI