BİLGİ KİRLİLİĞİ VE KİRLENEN TOPLUM,
KİRLETİLEN KURUMLAR.
Ülkemiz öylesine karmaşık ve neyin ne olduğunun anlaşılamadığı bir dönemden geçiyor ki, her şey birbirine karışmış durumda. Normal demokrasilerde görülemeyecek öyle olaylar oluyor ki, toplumun tüm kesimleri etkileniyor. Kurumlar arasında ki güven duygusu yerle bir olmuş, toplum tam bir korku paranoyası yaşıyor.
Bu karmaşık durumun en büyük nedeni, sanıyorum ülkemizde yaşanan bilgi kirliliğidir. Hemen her gün birbiri ile çelişen öylesine haberler dinliyor ve yazılar okuyoruz ki, neredeyse gözlerimizle gördüğümüz olayların dahi doğruluğundan kuşku duyar hale geldik.
Geçmişte çok kullanılan “Barut keşfedildi, mertlik bozuldu” deyiminin yerini, günümüzde “İnternet çıktı, gizli saklı bir şey kalmadı” söylemi aldı. İnternet denen çağın en önemli iletişim aracı ile anında ülkenin en ücra köşesine yayılan bilgiler, en gizli sanılan şeylerin dahi herkes tarafından öğrenilmesini sağlıyor.
Ne var ki, internet denen çağın buluşu, neyi verirsen onu yayan bir sistem. İnternet kanalı ile her türlü yanlış bilgilerin de yayılabilmesinin mümkün olması nedeniyle, akıl almaz manipülasyonlar da yapılabiliyor. Bu da bilgi kirliliğinin en önemli kaynağını oluşturuyor.
Bilgi kirliliğine zemin yaratan bir ikinci olay ise, çok daha iğrenç olan, “Dinleme” olaylarıdır. Üzülerek söylemek gerekirse, bugün yaşanan bu dinleme olayları ve bu ortamı sağlayanlar, tarihin sayfalarında kara bir leke ve utanç belgesi olarak yerlerini alacaktır.
Artık insanların yatak odaları dahi özeli olmaktan çıkmıştır. Yönetim erkini elinde bulunduranların talimatı ile herkes dinlenebilmekte, insanların en doğal hakkı olan özel yaşamları ve ikili özel ve ticari görüşmeleri dahi bir takım medyalarda boy boy yer alırken, ülkeyi yönetenler olayları seyretmekle yetinmektedirler.
Ülkelerin stratejik açıdan en önemli kuruluşlarından birisi de iletişim sistemleridir. Bu nedenle, özelleştirme furyasında hem de kar eden bir kuruluş olmasına rağmen, Telekom’un da özelleştirilerek yabancı bir şirkete satılması ile ülkemizin en önemli kurumları için dahi haberleşme riske girmiş bulunuyor.
Siyasi erkin kendi siyasi amaçlarını gerçekleştirmek adına yürüttüğü politikalar gereği, üzerine gitmediği bu tür yasa ve etik dışı uygulamalar toplumu korku paranoyasına sokmuştur.
İş artık o boyuta varmıştır ki, toplum “Bu korkuyu yaşayanlar” ve “Bu korkudan yararlananlar” olarak ayrışmıştır. Daha açık bir anlatımla, toplum benden yana olanlar ve benden yana olmayanlar olarak iki cephe haline gelmiştir.
Ülkemiz, 1950’den sonra aradaki kısa süreli bir iki sağ-sol koalisyonlar da dâhil olmak üzere hep sağ iktidarlar tarafından yönetilmiştir. Siyaset yapanların dışında toplumun hiçbir kesiminin bu güne kadar sağ iktidarlardan dolayı bir sorunu, daha doğrusu korkusu olmamıştır.
Bu ülkenin insanları, geçmiş yıllarda kısır çekişmeler nedeniyle koalisyon hükümetlerinin çok verimli olamayışlarından hep şikâyetçi olmuş ve güçlü bir iktidarla sorunların çözüleceğine inanmıştır. Sanırım bu inanış da tek partili iktidarın önünü açmıştır. Ancak aynı insanların en az yarısı, bugün tek parti iktidarının sınır tanımaz, dediğim dedik uygulamaları nedeniyle, korku yaşamaktadır.
Bu dönemin tercih nedeni olan bazı normları taşımayanlar, artık iş bulma şanslarının kalmadığı korkusunu yaşamaktadır.
Devlet vatandaş için babadır. Siyasi erk Devleti temsil eder. Ve Devlet, vatandaşını tehdit etmez. Bu bir kuraldır. Ne yazık ki, bugün siyasi erk kendisi gibi düşünmeyen vatandaşını tehdit etmektedir.
Tekel işçileri sahip oldukları haklarını kaybetmemek adına direndikleri için,
Evine ekmek götüremeyen vatandaş iş istediği için,
Devletin günlük çalışma süresini 7,5 saatle sınırladığı ülkemizde, doktorlar hak ettikleri ücreti alabilmek için 12 saatin üzerinde çalışmaya zorlandıkları için,
Eczacılar meslek onurlarını ayaklar altına alan dayatmalara karşı çıktıkları için, Siyasi otorite tarafından tehdit edilmektedir.
İşte bu tavır, vatandaşın devlete olan inancını hızla zayıflatmaktadır. Bence ülkemiz adına endişe duyulacak en büyük tehlike de budur. Devlete olan inancın yıkıldığı ortamlarda boşluğu, kimin ve nasıl dolduracağını düşünmek dahi istemiyorum.
Bu belirsizlik, bu güvensiz ortam ve bu korku, toplumun ruhunu ve inancını kirletmiş ve onu sonu belli olmayan bir boşluğa düşürmüştür. Toplumun en azından yarısı yarınlarından endişe duyarken, bazılarının anlaşılmaz şekilde zenginleşmesini ve yükselmesini de kaygı ile izlemektedir. Ülkesini, dinini, bayrağını en az herkes kadar seven çok sayıda insan, belli bir kalıba uyamadığı için dışlandığı duygusu ile umutsuzluğa kapılmaktadır.
Toplumun yaşadığı sorun, dışarıya geçmiş dönemlere göre yükselen oranda intihar, cinayet, tecavüz, uyuşturucu kullanımı, hırsızlık ve gasp olarak yansımaktadır. Bu suçlar ilköğretim öğrencilerine kadar inmiştir.
Belki tüm bunlardan çok daha olumsuz sonuçlar verecek bir başka gelişme, kurumlar arası güvensizlik ve daha da ötesi, kurumlar arası çatışmanın hız kazanmasıdır.
Sınır tanımayan bir dinleme uygulaması ile özelliği olan bazı kurumların gizli kalması gereken plan ve projelerinin, rejimle kavgası olan bir takım medyanın önüne atılması,
Yargının tüm kesimlerine karşı başlatılan yıpratma kampanyaları, yüksek yargı kurumlarını tanımaz tavırlar.
HSYK’ nı çalışamaz hale getirme çabaları,
Dört tarafı, topraklarımız üzerinde hesabı olan ülkelerle çevrilmiş ülkemizin, savunmasından sorumlu olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin darbe senaryoları içine çekilerek, özel plan ve bilgilerinin yine o bilinen medya kuruluşlarına servis edilmesi sonucu yıpratılması,
Ülkemizin iç ve dış güvenliği için çok önemli bir kurum olan Milli İstihbarat Teşkilatının ( MİT ) sorgulanması ve en yetkili kişilerinin tutuklanması,
Anayasa değişikliği için ön koşul olan, uzlaşma ortamı sağlanmadan Anayasa’nın değiştirilmeye çalışılması,
Ülkemizin geleceği adına ciddi endişeler yaratmakta, kurumlar arası güven duygusunun hızla erimesine neden olmakta, bu da kurumlar arası çatışmayı ön plana çıkartmaktadır.
Her kurumun içersinde yanlış işler yapan ve suça bulaşan insanlar bulunabilir. Eğer bu kurumlar yukarıda belirttiğim gibi bir ülke için önemli kuruluşlar ise, bu soruşturmalar gizli tutulur ve suçlular ayıklanır. Buna kimsenin itirazı da olamaz.
Ama bir ülke yönetimi, ülke için çok önemli olan kurumlar içindeki çürükleri temizlemek adına bu kurumları tartışmalı hale getirir ve onlara olan itibarı sarsacak bir tavır sergilerse, bu toplumda ki kaygıları artırır. Bu amacını aşan uygulamanın adı kurumları lekelemek ve kirletmektir. Bu ise, ülkemize yapılacak en büyük kötülüktür.
Bu tür uygulamaların çağdaş demokrasilerde yeri yoktur. Bunların olabildiği yönetim tarzlarına da demokrasi denemez. Hele de yapılanlar, “Daha çok demokrasi ve daha çok özgürlük” şemsiyesi altında yapılıyorsa, bu yönetim anlayışının adı da demokrasi olamaz. Olsa, olsa bunun adı sivil diktadır.
Yazımı dün bir dost meclisinde yaşadığım bir tartışmayla noktalamak istiyorum.
Bazı CHP’ lilerin, CHP konusunda ki umutsuzluklarını belirterek Genel Merkezde ki dayatmacı yapının değişmemesi halinde artık CHP’ye oy vermeyeceğini söylemesi üzerine, en büyük tepkiyi yılların MHP’lisi bir dostumun göstermesiydi. Kime vereceksin sorusuna ise, CHP’li dostum istemeye istemeye de olsa MHP’ye veririm derken, ona kızan MHP’li dostum da, benim de “Bir gün CHP’ye oy vereceğim aklıma gelmezdi” diyordu.
Buna benzer tartışmaların çok yerde yapıldığını bilen birisi olarak söylüyorum. Bakar mısınız? Toplumsal korku hangi boyutlara gelmiş. Bu ülkenin insanları bunu hak ediyor mu?.
Bu tablo, bizleri yönetmek üzere siyasete soyunan iktidar ve muhalefet partisinde ki siyasetçilerin, ülkeyi getirdikleri noktanın özetidir. Çok geç kalmadan herkes üzerine düşen sorumluluğun farkına vararak, ülkeyi bu kavga ve güvensiz ortamdan çıkartmalıdır.
İyi haftalar.. 28 Mart 2010
Ecz. SADİ SUBAŞI
“ SAMSUN’DA VAR, SAMSUN İÇİN AL” Kampanyasına destek olalım. LÜTFEN! Her gittiğiniz markette Samsun’a ait ürünleri isteyelim..