Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Verimli Topraklarımıza Sahip Çıkmamak ve Onun Zarar Görmesine Göz Yummak Bu Ülkenin Geleceğine İhanettir.1. Bölüm

VERİMLİ TOPRAKLARIMIZA SAHİP ÇIKMAMAK VE ZARAR
VERİLMESİNE GÖZ YUMMAK,
BU ÜLKENİN GELECEĞİNE İHANETTİR.

BÖLÜM–1

Dünya var olduğu günden beri insanlar yaşam yeri olarak, karınlarını doyurabilecekleri toprakların ve akarsuların bulunduğu yerleri seçmişlerdir.
Verimli topraklara sahip toplumlar zenginleşmiş ve dünyanın güçlü devletleri arasında yer almıştır.
Tarihte ki savaşların en önemli nedenleri arasında da, verimli topraklara sahip olmak amacı başta gelmiştir.
Sanayileşme devriminin başladığı dönemlerde dahi, verimli topraklara sahip hiçbir ülke tarımsal üretim alanlarını yok etmemiş ve tarımı sanayileştirme yolunu seçmiştir. Çünkü insanlığın hiç vazgeçemeyeceği en önemli ihtiyacı su ve gıda maddesidir. Sözün özü sanayileşen hiçbir ülke tarımdan vazgeçmemiştir.
Kendileri için gerekli gıda maddelerini üretemeyen ülkelerin en önemli dış alım giderlerini temel gıda maddeleri oluşturur.
Bunun bir başka anlamı, verimli topraklara sahip ülkelerin dünyanın en şanslı ülkeleri olduğu gerçeğidir. Türkiye’de bu ülkelerin en önde gelenlerinden birisidir.
Tanrı, ülkemize 4 mevsimde de üretim yapılabilecek, onun da ötesinde aynı topraklarda üç dört kez ürün yetiştirilebilecek kadar verimli topraklar ve hemen her yöresinde güldür güldür akan akarsular sunmuştur.
Tüm bu olanaklar, bir süre öncesine kadar Türkiye’yi kendi kendine yeten şanslı yedi ülkeden birisi haline getirmiştir. Ne var ki, son 10–15 yıldır ülke olarak Tanrı’nın bize sunduğu bu olanaklara sırt çevirdik ve gereken önemi vermemeye başladık.
Üzülerek söylemek gerekirse, son 15 yılda siyasi iktidarlar çıkar çevrelerinin gözü dönmüş ihtiraslarına engel olamadı. Zaman zaman da en verimli topraklarımız üzerinde kirli yatırımların yapılmasına göz yumuldu.
İş artık öylesine bir boyuta ulaştı ki, tarım alanlarımızdan alınan ürünlerin çeşitliliği ve miktarı nasıl artırılabilir çabaları yerine, köylümüz üretimden nasıl vaz geçirilir senaryoları devreye girmeye başladı.
Dış kaynaklardan gelen paralar, köylümüze dönüm başı hesabı ile dağıtılmaya başladı. Bu, düpedüz üreticiyi toprağından kopartacak ve tembelliğe itecek bir rüşvetti.
Tabi ki, bunlara köylümüzün şevkini kıracak uygulamalarla da destek verildi. Üreticimize yapılan tüm destekleme primleri kaldırıldı.
Ülkemizin dış ülkelerden aldığı borç miktarının, tüm Cumhuriyet dönemlerinden daha yüksek seviyeye çıktığı bir dönemde, daha ucuza alıyoruz gerekçesi ile temel gıda maddeleri dış ülkelerden alınmaya başladı.
Ülkemiz üzerinde hesabı olan sömürgeci anlayışın, ülkemizi üretmeyen ve dış alıma bağımlı hale getirme planlarına teslim olduk. Oysa kendi köylümüzün ürettiği buğday ve şeker başta olmak üzere tüm temel gıda maddeleri daha pahalıya mal olsa da, sonuçta dışarı giden paramız olmayacağı gibi paramız de köylümüzün cebine girecekti.
Buğday ve şeker pancarı dışında, tütün, fındık, pamuk ve diğerleri de alternatif başka ürünler yetiştirilecek gibi senaryolarla ya ekimi sınırlandı, ya da “Dışardan daha ucuza alınıyor” denilerek yapılan dış alımlarla, üreticinin beli kırıldı. Ürün destekleri de kaldırıldı.
Sonuçta, üretimden kopartılan gençler köyleri boşalttı ve toprağının patronu olmak varken, büyük şehirlerde ya amele oldu, ya da çeşitli mafyaların hizmetine girdi. Bu göçlerle büyük kentlerde yığılan işsiz nüfus, suç oranlarını ve çeşitliliğini hızla artırdı. Bu da işin, sosyal açıdan yaşanan acı tablosuydu.
Tüm bunlar senaryonun birinci perdesiydi.
Sıra senaryonun ikinci perdesine gelmişti.
Ekilmeyen topraklar artık sınır tanımayan rant çevrelerine sunulabilirdi.
Ülkenin hemen her bölgesinde değişik senaryolar devreye girdi.
Senaryonun 2. perdesinde olanlara geçmeden, önemli bir konuyu da hatırlamakta yarar var. Çünkü 2. perdede olanlar bu bilginin ışığında çok daha fazla önem kazanmaktadır.
Üzülerek söylemek gerekirse, yarın yazımın ikinci bölümünde okuyacaklarınız bizim ülkemizde olurken, tüm dünya 21. yüzyıl da yaşanacağı öngörülen ”Küresel ısınma denen büyük bir felaket” için önlemler alıyor ve bir dizi uygulamaları devreye sokuyordu.
Küresel ısınmanın sonucu ise, büyük bir kuraklık ve yaşanacağı kaçınılmaz olan kıtlıktı. Küresel ısınmanın yaşanacağı bu dönem de, tüm duyarlı ülkeler için önem kazanan iki şey su ve gıda, dolayısı ile topraktı.
Artık tüm dünya için korunması gereken en önemli iki şey, su kaynakları ve verimli topraklardı. Tabii bu olanaklara sahip ülkeler için.
Türkiye de bu açıdan çok şanslı ülkelerden birisiydi. Zengin akarsular ve verimli ovalarımızla küresel ısınmanın etkilerini belki de en son yaşayacak ülkelerden birisi sayılabilirdik.
Belki de, su ve topraklarımızın korunması konusunda ki hoyratlığımız da bundan cesaret alıyordu.
Artık senaryonun 2. Bölümünde olanlara geçebiliriz. Bakalım bu konuda ki duyarsızlığımız ve hoyratlığımız hangi boyutlara ulaşmış. Bu oyunda kimler hangi rolü üstlenmiş? Samsun bu hoyratlığın hangi noktasında yer alıyor?
Yarın, yazımın 2. Bölümünde buluşmak üzere iyi bir hafta başı diliyorum…25 Nisan 2010
SADİ SUBAŞI