YAZMAK DAHİ İÇİMDEN GELMİYOR..
Toplumsal algılamalar öylesine bir bilgi kirliliği bombardımanı altına alındı ki, insanlar neyi nasıl algılayacağını şaşırdı. Bu da toplumun olayları doğru algılamasını karmaşık hale getirdi.
Toplum, değer yargıları açısından da bölük pörçük hale geldi. Daha çok demokrasi ve daha çok özgürlük adı altında topluma sunulan yasal düzenlemeler de, toplumda ki korku ve endişeleri had safhaya çıkarttı.
Son ana kadar servis yaptıkları birileri adına yalan yanlış savlarla toplumu yönlendiren ve kendilerini liberal diye tanımlayan bazılarının dahi, son günlerde olanlardan kafası karışmış olmalı ki, köşelerini ciddi yazılar yerine havadan sudan yazılarla geçiştiriyorlar.
Ülkede herkesin farklı konuştuğu, bizleri daha iyi yönetsin diye seçtiklerimizin hemen her gün karşılıklı suçlamaları ile huzurun, daha da önemlisi güven duygularının yerle bir olduğu tam bir kargaşa ortamı yaşanıyor.
Ülkesini seven ve çağdaş yaşamdan yana olanların yarın endişesi, giderek artıyor. Bu ortamda neyi ve nasıl yazmak gerekir, artık ona dahi karar vermekte zorlanıyorum.
Bu açıdan bakarak bende, ciddi konuları bir yana bırakıyor ve sizlere boks maçlarından söz etmek istiyorum.
İnsanın hiçbir canlıya eziyet etmesini, zarar vermesini kabul etmeyen anlayış tarzım nedeniyle, boksu da hiç bir zaman spor olarak kabul edemedim. Seyretmeye dahi tahammül edemem.
Çünkü insanın insana acımasızca vurması, belli kurallar içinde de olsa, bir boksör için tek amacın rakibini döverek ringe boylu boyunca uzatmak olması, benim insancıl yapıma uymuyor.
Bu değerlendirmeden sonra sizleri bir boks maçına götürmek istiyorum. Ringde iki boksör vardır. Bu iki boksörünün de amacı, rakibini acımasıca dövmek ve onu çaresiz bırakmaktır. Köşelerinde de onlara sürekli vurmalarını söyleyen birer koçuları vardır. Tribünler de ise, bu dövüşü kendinden geçmişçesine ”Vur, vur” diye destekleyen insanlar vardır.
Maç başlar ve maçın daha başında sert bir yumrukla sarsılan boksör dağılmıştır. Ama köşesinde ki koçu, onu hala “Şurasına vur, burasına vur” diyerek maça devam ettirmektedir. Sersemlemiş olan boksör de gelişigüzel yumruklarla rakibinin üzerine gitmekte ve her defasında daha sert yumruklar almaktadır.
Seyirci galeyana gelmişcesine, çılgınca ve daha yüksek tempoda “Vur, vur” diye bağırmaktadır. Az sayıda ki seyircinin kötü sonu görerek maçın durdurulmasını beklemesi ise, boş bir hayaldir.
Sonunda kötü son gelir. Rakibi tarafından son öldürücü yumruğu da alan boksör, ringe boylu boyuna uzanır.
Seyirci coşkulu ve mutludur. Seyirciler, bastırılmış duygularını tatmin etmiş olarak salonu terk ederken, nakavt olan boksörün sonu ya hastane de, bazen da mezarlıkta son bulur.
Boksörün ölümle sonuçlanan trajedisi dahi boks dünyasında çok yankı yapmaz, bir süre sonra unutulur ve bu arenada ki dövüşler sürer gider.
Üzülen ve benim gibi düşünen bazı insanların bu konuda ki tepkisi ve çabası da birkaç gün sürer, sonuçta birilerinin kurguladığı bu trajedi ve düzen devam eder.
Boks maçını neden mi anlattım? Diye sorarsanız, onu da sizlerin anlayış ve yorumuna bırakıyor ve yazımı da 1970’li yıllarda yazdığım bir şiirle tamamlamak istiyorum. Sakın ola ki, bu şiirden de bir anlam çıkartmaya kalkışmayınız. 16 Ocak 2010
DENİZ….
Önceleri bir yaz günü gibi
Berrak, durgun ve maviydi deniz..
Sonra, yavaş yavaş kıpırdanmalar oldu ve
Başladılar birbirleriyle fısıldaşmaya dalgalar..
Şimdi daha koşar adımlarla
Geliyorlardı sahile,
Kötü bir haberi haykırırcasına,
Vuruyorlardı birbiri ardı sıra, masum kumsala..
Bir kaya karşı koyuyordu önceleri,
Kabul etmek istemiyor gibiydi haberi,
Ama daha da korkunç geliyordu dalgalar.
Ve son kaya da, kayboluyordu yavaş, yavaş..
Artık sakindi deniz.
Tek farkla ki, sahil hüzünlü,
Deniz sapsarı ve bir suçlu gibi
Pişman..
SADİ SUBAŞI