Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap ve Kuzey Afrika Ayaklanmaları

www. sadisubasi@denizeczaneoptik. com SUNUŞ

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE ORTADOĞU İLE
KUZEY AFRİKA’DA Kİ AYAKLANMALAR.

Tunus’ta başlayıp Ortadoğu’ya sıçrayan ve Kuzey Afrika ülkelerine yayılan halk ayaklanmalarını, ilk andan itibaren bir özgürleşme başkaldırısı olarak göremedim.
Tam tersine en son Libya’yı ve daha sonra da Yemen ve Bahreyn’i karıştıran bu olayları büyük ve uzun vadeli bir senaryonun ilerleyen evreleri olduğunu düşündüm. Zaten olaylar da ilk tahminlerimi doğrular şekilde devam ediyor.
Öncelikle bu ayaklanmaları bir özgürleşme olayının sonucu olarak neden görmedim? Buna açıklık getirmek istiyorum.
Her şeyden önce, Arap Toplumunun, tarihin hiç bir döneminde kendi başına bir hareketin içinde olmadığı ve çağdaş yaşama hep kapalı kaldığı geçeğini göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum.
Arap Toplumları sömürge düzenine karşı Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı direniş ve özgür devlet anlayışından da hiç mi hiç, nasiplerini almamışlardır.
Bakmayın siz, 1. Dünya Savaşından sonra parçalanan Osmanlı İmparatorluğunun şemsiyesi altından çıkarak irili ufaklı onlarca Arap Devleti kurulmasına. Bunların hiç birisi Arapların kendi çabası ve iradesi ile gerçekleşmemiştir.
Bu oluşumlar, Avrupa’nın yüzyıllar süren Osmanlıyı parçalama amacına dayalı sömürgeci anlayışın bir devamıdır.
Sömürgeci güçler, Ortadoğu’da ki petrol yataklarına sahip olma hırsı ile bu bölgeyi güdümlerinde tutabilmek için, Osmanlı’nın mirası üzerinden Ortadoğu’da bu irili ufaklı çok sayıda Arap Devleti’nin kurulmasını sağlamışlardır.
Bu nedenle, bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ki olayların temelinde, Amerika’nın son yirmi yılda uygulamaya koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin yattığı kanısını taşıyorum..
Amerika’nın bölgedeki petrol yataklarını kontrolü altında tutma amacı ile uygulamaya koyduğu uzun süreçli bu projenin belki de en önemli görevi, Türkiye’ye verilmiştir.
Sonra ki yıllarda Türkiye Başbakanı’nın bu projenin “Eş Başkanı” olarak anılması da bunun en somut kanıtıdır.
Bu sömürgeci anlayışın ilk ayağı olarak, tam bir dikta rejiminin hâkim olduğu Irak seçilmişti. Irak’a uygulanacak projenin ilk etabı ise, Türkiye’nin olaya karıştırılmasıyla mümkün görülüyor ve Türkiye’nin bu işgalde rol alması isteniyordu.
Irak’a yönelik uygulanacak projenin zemini de oluşturulmuştu. Saddam’ın baskıcı ve söz dinlemez tavırları da bahane edilerek, “Kimyasal silah üretiyorlar ve Dünyanın başına bela olacaklar” iddiaları üzerine oturtulan bir korku ortamı yaratılmıştı.
Amaç, Saddam’ın devrilerek Irak Halkına özgürlük getirilecek savı ile Irak’ın işgali ve orada Amerika’nın güdümünde ki bir yönetim şeklinin oluşturulmasıydı.
Tabii bu işgal için Türkiye’nin desteğine ihtiyaç vardı. Ne var ki, yapılan hesaplar tutmamış ve Türkiye’deki DSP-MHP-ANAP Koalisyon Hükümeti’nin Başkanı Rahmetli Ecevit, bu işgale karşı çıkmış ve bu konuda ki kararlı tavrını sürdürmüştü.
Projenin daha ilk etabında ortaya çıkan bu karşı koyuş, Türkiye’ye de ağır bir fatura çıkartmıştır. Şimdi 2001 yılına dönelim ve o günlerde neler oldu? Onları hatırlayalım.
Rahmetli Ecevit’in Başkanlığında ki DSP-MHP-ANAP Hükümeti iktidardadır. Bazı ekonomik sıkıntılarda olsa, hükümet görevini sürdürmektedir.
İşte bu sırada Amerika’nın Irak üzerinde kurguladığı işgal projesi de konuşulmaya başlamıştır.
Rahmetli Ecevit, Irak işgaline ve de Türkiye üzerinden yürütülecek bir harekâta karşı çıkmaktadır.
Bir yerlerden düğmeye basılır ve Türkiye’de ki ekonomik sorunlar bir anda yoğunlaşmaya başlar.
O güne kadar adı dahi duyulmamış Kemal Derviş, Amerika tarafından ( Muhtemelen Dünya Bankası veya İMF’ in kurgulaması ile) Türkiye’ye gönderilir.
Kemal Derviş gelir ve bir süre sonra erken seçim gerektiğini gündeme taşır. Her zaman ki gibi medya destekçilerinin de! pompalaması ile siyasi ortam bir anda karışır.
DSP içinde parçalanmaya zemin hazırlanır ve Kemal Derviş’in de kurulacak yeni partiye katılacağı sözü ile DSP’den ayrılan Merhum İsmail Cem’e yeni parti kurdurulur. Ancak Kemal Derviş yeni partiye katılmaz ve İsmail Cem ile arkadaşları ortada kalır.
Bu sırada koalisyon ortağı MHP’de anlaşılmaz bir şekilde, hararetli bir erken seçim isteklisi olmuştur.
Başbakan Ecevit’in de sağlık sorunları vardır. Bugün dahi çok tartışılan bir tedavi süreci ile görevini yapamaz hale gelir.
Artık istenen zemin oluşmuştur ve erken seçime gidilir. Bu arada Kemal Derviş de CHP’ ye girmiştir.
Siyasi ortam da yeni gelişmeler olur. Yapılan erken seçimde çok yeni kurulmuş bir parti olan AKP, tek başına iktidara gelecek oyla seçimi kazanır.
Akabinde Amerika’nın Irak’a yapacağı askeri harekâtı Türkiye üzerinden yapabilmesi ve Amerikan Askerlerinin Güneydoğu Anadolu’da konuşlanmasına izin vermek üzere, meşhur “TESKERE”, TBMM gündemine getirilir.
Türk Genelkurmayı da bu teskereye karşıdır. Muhalefet Partilerinin yanında bazı AKP Milletvekillerinin de desteği ile “Teskere’ye ” TBMM onay vermez.
Buna rağmen Amerika, “Irak Halkına özgürlük getirme” iddiası ile Irak’ı işgal eder. Saddam devrilir ve Amerika çıkarlarına hizmet edecek hükümet işbaşına getirilir.
Irak işgaline Türk Genel Kurmayı’nın destek vermemesi nedeniyle, Amerika kara harekâtında zorlanır ve o güne kadar Türk askerine her konuda destek veren Amerika, artık Türk Genel Kurmayı’ndan desteğini çeker. Bunun ilk işareti de, Irak’ta bulunan bir askeri timimiz esir alınarak subaylarımızın başına çuval geçirilerek gösterilir.
Tüm bu gelişmeler sonucunda Irak’a özgürlük yerine tam bir kargaşa ortamı getirilmiş, onbinlerce Iraklı sivil ölmüştür. İşgale gerekçe gösterilen hiçbir kimyasal ve nükleer silah bulunduğu veya yapıldığı da kanıtlanamamıştır. Irak Halkı ise, nasıl bir oyuna geldiğini gördüğünde iş işten geçmiştir. ----------------------------------------
SONUÇ; Irak petrolleri Amerika’nın kontrolü altına alınmıştır. Amerika, yaptığı askeri darbelere örtülü de olsa destek verdiği Türk Silahlı Kuvvetleri’nden desteğini çekmiş ve Ordu mensuplarının itibarsızlaştırılmasına yönelik operasyonların önünü açmıştır.
Artık Güneydoğu olaylarında başarılı olmuş, vatanseverliklerini kanıtlamış en üst rütbeli subaylar dahi, “Ergenekon” denen bir dava ile Silivri’de tutuklu olarak yargılanmaktadır.

ŞİMDİ SORUYORUM; Bunlar doğru mudur?
Doğruysa, bu işin anlamı ve amacı ortada değil midir? Bize bir yararı olmuş mudur?
Doğruysa; Bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki ayaklanmaları, oralardaki halkın özgürleşme talebi ile nasıl bağdaştıracağız? Olanları nasıl sıradan bir domino etkisi olarak açıklayacağız?
Ve son Libya ayaklanması da, bu yazının yazıldığı sırada yeni bir Irak işgalini andırır şekle dönüşmüştür.
Açıkça gözükmektedir ki, olanlar sömürgeci Amerika ve Avrupa Devletlerinin çıkarlarını perçinlemek üzere düzenlenmiş bir senaryodur. Bunun dışında anlatılanların hepsi hikâyedir.

SON SÖZ;
Olanlar ibret vericidir. Ya, Amerika’nın çıkarlarına uyarak taşeronluk görevi yapacak ve O’nun taleplerini karşılayacaksın.
Ya da, diktatörlüğe özenen Saddam ve Kaddafi gibi zamanı gelince yok edileceksin.
Sana da, dün kardeşim, dostum diyerek öptüğün Liderlere sırt çevirmen ve “ Bu diktatörlere çekilmen gerekir” Diye seslenmek kalacaktır.
Diktatörlüğe soyunan, liderlerine körü körüne destek veren bu ülkelerin insanlarına da, iki ateş arasında kalarak telef olmak kalacaktır.
Ne yazık ki, Süper Güçler çıkarlarını garantiye almak için zorbalık dâhil, her şeyi göze almıştır. Olan her zaman ki gibi, diktatörler yaratan sivillere olmaktadır.
Kısacası, ya taşeronluğu kabul edecek ve dostlarını kaderine terk edeceksin veya sen de yok olacaksın… İşin özeti budur…
Her türlü tehlikeye açık olarak gelişen olayların ülkemizi de ciddi bir sıkıntıya sokmaması dileğiyle, iyi haftalar…
20 Mart 2011

SADİ SUBAŞI