e-posta@sadisubasi@denizeczaneoptik. com SUNUŞ
BUNUN ADI SİYASET OLAMAZ..
Ülke yönetimin de bulunanlar ve ülke yönetimine talip partilerin genel başkanları ile söz sahibi üst düzey yöneticilerinin sürdürdükleri ağız dalaşı toplumu germeye devam ediyor. İşin üzücü yanı da, bu üslup hız keseceğine giderek dozunu artırıyor.
Kimin söylediğinin doğru olduğu da anlaşılamıyor. Hemen her gün yeni iddialarla sürekli gündem değiştiriliyor.
Sanıyorum gündem değiştirmenin en büyük amacı da, ülkemizde gittikçe derinleşen ekonomik ve hukuksal sorunları gözden kaçırmak.
Ortaya atılan her yeni iddianın arkasına baktığınızda, gündemde olan çok önemli davaları veya sorunları görüyorsunuz. Artık olaylar öyle bir hale geldi ki, suni olarak yaratılan bu karmaşa içersinde gündeme oturmuş önemli sorunlar ikinci plana düşüyor.
Mesela “Deniz Feneri Davası”. Almanya, mahkûm ettiği ve asrın en büyük yardım dolandırıcılığı olarak nitelediği Deniz Feneri Derneği Davası’nın asıl elebaşlarının Türkiye’de olduğunu duyurmuş ve bunların yargılanmasını istemişti.
Bildiğiniz gibi iki yılı aşkın süre oyalanan dava sonunda başlamış ve sorumluların bazıları tutuklanmıştı. Dava derinleştikçe iddialar da birbirini takip etmeye başlamıştı. Tam bu sırada davanın savsaklanacağı şüphelerini doğuracak şekilde dava hâkimleri görevlerinden alınarak yenileri atandı.
Hemen muhalefet kanadı, “İşin ucu çok önemli yerlere dayanmıştı, bunu karartıyorlar” iddialarını gündeme taşıdı. Bu iddiaların kamuoyunda destek bulmaya başladığı sırada ise, Başbakan tarafından ortaya atılan yeni bir iddia, bir anda Deniz Feneri Davası’nı gölgeledi.
Yeni iddia, bazı Aman Vakıf’larının, muhalefete ait bazı Belediyelere kredi verdiği ve bunun bir kısmının da PKK’ya aktarıldığı şeklindeydi. CHP ve BDP anında tepki gösterdiler ve Başbakan’ı ispata çağırdılar. Bu arada kamuoyuna içersinde Samsun’un da bulunduğu bazı AKP Büyükşehir Belediye’lerinin de bu tür kredilerden bilgisi aldığı yansıdı.
Tabii, olan Deniz Feneri Davası’na oldu ve bir anda bu soruşturma gündemden düştü. Hâkimleri de değiştiğine göre bu dava da sessiz, sedasız mı yürütülecek? Bu nasıl iştir? Anlayan var mı? Demokratik rejimlerde bunların yeri var mı?
Şimdi sizler, bizler yani sade vatandaşlar bunlardan hangisinin doğru olduğunu nasıl anlayacağız? Bu nasıl siyasettir?
Toplumun kafasını karıştırıp ülkenin olmazsa olmaz kurumlarına olan güveni sarsmaya hangi siyasetçinin hakkı vardır?
Demokrasilerin temel direği ve ülkede yaşayan herkesin en büyük güvencesi olan “Hukuk Kurumu”, böylesine güvenilemez hale getirilir mi?
Hiç kimse unutmamalıdır ki, hukuk bir gün herkese lazım olur. İşte o zaman ortada güven vermeyen bir hukuk kurumu varsa, o insan için kâbus başlamış demektir.
Toplumlar, seçimlerde ülkelerinin daha iyi yönetilmesi için bunu en iyi yapacağına inandığı siyasi partiyi belirlemek için oy kullanır. Bugün de % 50 oy desteği alan bir siyasi parti iktidardadır. İktidar, TBMM’ de her türlü yasal düzenleme gücüne de sahiptir. Bunun da dışında acil düzenlemeler için “Kanun Kuvvetine Kararname” çıkartma yetkisini de almıştır.
Böylesine oy desteğine ve yasa çıkartma gücüne sahip bir iktidarın toplumu rahatlatıcı uygulamaları yapması zorunlu hale gelmiştir. Oysa bugün, toplum içinden çıkamayacağı karmaşık bir siyasi tartışma ortamı yaratılarak huzursuz edilmektedir. Uzlaşma ortamından uzak düzenlemeler ise ilgilendirdiği kesimleri tedirgin etmektedir.
Bu toplum bunu hak etmemektedir. Siyaset yapanlar bir an önce toplumun huzuru ve rahatlığı için siyasi tansiyonu düşürmelidir. Açık, inandırıcı ve güven verici bir siyasi üslup siyaset adına tek yol olmalıdır.
Aksi takdir de, iç ve dış bir yığın sorunla karşı karşıya olduğumuz bir dönemde toplumu huzursuz etmenin adı siyaset olamaz. Topluma bu olumsuzluğu dayatmaya ülke yönetimine talip hiçbir partinin hakkı yoktur.
Toplumun beklentisi, tartışmasız bir hukuk ortamında daha seviyeli ve rahatlatıcı bir siyasettir.
İyi haftalar.. 10 Ekim 2011
Ecz. SADİ SUBAŞI