Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Türkler ve Benim Ülkem Bu Yapılanları Hak Etmiyor 2. Bölüm

BENİM ÜLKEM VE TÜRKLER BU YAPILANLARI HAK ETMİYOR.

  1. BÖLÜM

900 yılı aşkın süre üç kıtaya hâkim olan Osmanlı İmparatorluğu, 1600’lı yıllardan sonra giderek zayıflamış ve girmeye zorlandığı I. Dünya Savaşı’nda da kaybeden blokta yer aldığı için SEVR Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı,

Bu antlaşma ile elinde kalan son vatan toprağı Anadolu’nun da başta Akdeniz ve Ege’nin sahil bölgeleri olmak üzere, büyük bir kısmı savaşın kazanan ülkeleri tarafından paylaşılmıştı.

Bu işgal, Türklerin kendi vatanında esarete mahkûm edilmesi demekti. Ama işgalcilerin hesap edemedikleri birisi, başlattığı Milli Mücadeleyi zaferle sonlandıran Mustafa Kemal ve dava arkadaşları, hukuk ve laik düzeninde kurdukları Türkiye Cumhuriyeti ile biz Türklere üzerinde özgürce yaşadığımız bu ülkeyi armağan etmişlerdi.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, 1. Dünya Savaşı gibi büyük bir yıkımdan sonra yapılan reformlarla hızlı bir kalkınma dönemine girmesine ve Osmanlı’dan kalan savaş borçlarını da ödemesine rağmen, tek kuruş dış borcu bulunmayan bir ülke haline gelmişti.

Ne yazık ki bu vatanda yaşayan bizler, bize armağan edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin ve sahip olduğumuz özgürlüklerin değerini bilemedik.

Çok partili demokrasiye geçtikten sonra iktidara gelen Demokrat Parti, güç zehirlenmesine uğrayarak demokrasinin olmazsa olmaz bazı uygulamalarını rafa kaldırarak, iktidarda kalabilmek için kurduğu TAHKİKAT KOMİSYONU” ile muhaliflerini mahkûm ettirdi.

DP İktidarı döneminde böylece karşı düşüncede olanların siyaset yapması engellendiği gibi hepimizin ortak değeri olan dinimiz de ilk kez, o dönemde siyasetin aracı haline getirilmiştir.

Sonu da, hiç kimsenin onaylamayacağı darbe ve siyasi idamlarla bitti. O dönemde yaşananlar hala Türk halkının vicdanını sızlatmaktadır.

O dönem de yaşanan siyasi olumsuzluklar bir yana, Türkiye yine ilk kez ileriki yıllarda da sürdürmek zorunda kalacağı Marshall Yardımı adı altında dış borçla tanışmıştı.

Ne var ki, böylesine kötü bir dönemden yeterli ders almayan siyasetçilerimiz, sonraki yıllarda da uzlaşıdan uzak siyasi rekabeti ve dinimizi acımasızca siyasi araç olarak kullanmayı sürdürdüler.

Hırslarına ve egolarına yenik düşen siyasetçilerin uzlaşmaz yönetim anlayışları ve ülkeyi dışarıdan alınan borç kredilerle yönetir hale gelmeleri sonucu demokrasimiz ekonomik krizler, yeni darbe ve muhtıralarla yara alarak devam edebildi.

Bu arada yapılan siyasi hatalar sonucu sıkça yaşanan büyük ekonomik krizler ve enflasyonlar ülkemizin kaderi haline gelirken, 2002 de tek başına iktidara gelen AKP Hükümeti de ilk beş yıl sonrasında, güç zehirlenmesine uğrayarak geçmişte yapılan yanlışların çok daha fazlasını yaptı.

2017 yılında yapılan Referandum sonrası 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi ile başlayan yeni süreç sonrası, ülkemiz her türlü kararı alan ve iktidar oylarının çokluğu nedeniyle onay makamı haline gelen TBMM ile adeta TEK ADAM rejimine dönüşmüştür.

Artık günümüzde, demokrasilerde olması düşünülemeyen ne varsa olağan hale gelmiştir. Bazılarını hatırlamak dahi, ülkemizin içinde düştüğü açmazı anlatmaya yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Tüm Cumhuriyet dönemlerinin kazanımı olan çok sayıda şeker fabrikası, Karabük ve İskenderun Demir Çelik ve Eti Bakır ve Eti Alüminyum tesisleri, sigara fabrikaları, Sümerbank kumaş ve ayakkabı fabrikaları özelleştirme adı altında yok edildi.
Telekom gibi stratejik önemi büyük iletişim tesisi, Tekel ve içki fabrikaları, Türkiye Elektrik Kurumu, TÜPRAŞ, PETKİM, SEKA ve diğer kâğıt fabrikaları, çok sayıda liman, Elektrik Santralleri, TÜGSAŞ, TİGEM Arazileri, Çimento Fabrikaları, ASELSAN AŞ, Bankalar yabancıların ortağı olduğu şirketlere geçti.
İktidar yanlısı iş insanlarına verilen dış alım (İthalat) izinleri nedeniyle, temel gıda maddelerimiz dahi dış alımla sağlanma yolu seçildi. Bu nedenle, tarım ve hayvancılıkla geçinen köylümüz, ürettiği ürünlerin para getirmemesi nedeniyle toprağından kopartılması sonucu, tarım ve hayvancılık bitme noktasına gelmiştir.
20-25 yıl önce kendinse yeten 7 ülkeden biri olan ülkemiz, artık buğday, arpa, mısır, mercimek gibi temel gıda maddelerini dahi dış ülkelerden almak zorunda kalmıştır.
Kendi ülkemizde yetişebilen onca temel gıda maddesinin ve büyük baş hayvanın dış alımla sağlanması, döviz açığımız büyümesine ve dış borcumuzun da katlanarak artmasına neden olmuştur.

Ne yazık ki, artık bunların hiç birisini yerine koyma şansımız kalmadığı gibi kaybettiklerimiz bunlarla da sınırlı kalmamıştır.

Ülkemizin hazinesini besleyen gelir kaynaklarının kalmaması nedeniyle, dış borcumuzun faizleri dahi yurt dışındaki bankerlerden alınan borçla kapatılır hale gelmiştir.

Ülkemizin geleceği açısından çok önemli olan yer altı madenlerimiz, yabancı ülke şirketleri tarafından çıkartılmak üzere adeta dağıtılmaktadır.

Yabancı şirketlerin çıkarttıkları madenlerden elde ettikleri kazançlardan ülkemize çok küçük paylar ( %1.25 ile % 18.75 ) vermektedirler.

Şehriyar’da Osman Aydoğan’ın yazdığına göre 2003 yılında 138 olan maden arama izin ruhsat sayısı sonraki yıllarda hızla artmış bulunuyor.

Bu ruhsat sahibi firmaların küçük Türk ortağı olan firmalar Türkiye’deki bürokratik işlemleri yürütüyor. Örneğin İliç’te altın madeni çıkartan Kanadalı Anagold Madenciliğin % 80’i ABD ve Kanada’ya % 20’si ise, Çalık Holding’e ait bulunuyor.

Türkiye Cumhuriyeti 1923 ile 2003 yılları arası 80 yılda toplam 1186 adet maden arama ruhsatı (Büyük çoğunluğu Etibank ve MTA’ya) vermişken, değiştirilen 3213 sayılı maden kanunu sayesinde, 2008 yılından 2023 yılına kadar geçen 15 yılda çok büyük çoğunluğu yabancı şirketlere olmak üzere 386.000 adet maden arama ruhsatı veriliyor.

Adeta bu ülkenin geleceği olan yer altındaki madenlerin neredeyse tamamı, yabancılara dağıtılmış bulunuyor.

Tabii bu arama yapılacak arazilerde bulunan başta ülkemizin en önemli gıda kaynaklarından olması yanında, önemli gelir kaynağımız olan yüzbinlerce zeytin ağacı kestiriliyor, çevre ve doğanın kirletilmesi ile yöre halkı perişan ediliyor.

Bu yapılanların akıl ve ülke çıkarları ile bağdaşır yanı yoktur. Bir ülke nasıl olurda sadece bugününü değil, geleceğini de yok edecek bir yanlış ile bu gelir getirecek kaynaklarını kolayca harcar?

İşin belki de en acı yanı,

Ülkemizin geleceği adına yukarıda saydığım olumsuzlukların sorgulanmasını da engellemek için çıkartılmış antidemokratik yasalarla ülkemizin çıkarlarına sahip çıkanlar tutuklanarak yargılanmakta ve henüz davaları sonuçlanmadan mal varlıklarına el konulmaktadır.

Siyaset ise olabildiğince baskı altına alınmış bulunuyor.

Vatandaşın verdiği oylarla seçilmiş muhalefet partilerine ait belediye başkanlarının tutuklanarak yargılanmaları, bazılarının eşlerinin, çocuklarının ve aile fertlerinin de tutuklanması, hatta yaygın bir kanı haline gelen baskı ile itirafçı (İftira atmaya) olmaya zorlanmaları, demokrasimizi ağır şekilde yaralamıştır.

İtirafçı olmayanların tutukluluğunun devam ettirilmesi ve henüz bir kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmamasına rağmen, mal varlıklarına el konulması, bırakın demokratik rejimde olabilecek şeyler olamayacağını, hiçbir insanın vicdanının kabul edebileceği bir şey değildir.

Bu baskı ve hukuksuz yargılamalar, basın özgürlüğünü ve hukuka güven oranlarını dünya ülkeleri sıralamasının en alt seviyelerine düşürmüştür.

Bu ülkeyi seven, demokrasi ve cumhuriyetten yana olan çok büyük bir çoğunluğun tek duası ve beklentisi, ülkemizin yeniden adil bir hukuk düzeninde demokrasinin tüm kuralları ile işlediği parlamenter sisteme dönmesidir.

Çoğunluğun beklentisi gerçekleşir umuduyla, güzel bir hafta diliyorum.
12.05.2026

Ecz. SADİ SUBAŞI