e-mail: sadisubasi@tt. net. net. tr SUNUŞ
AB SEVDAMIZDA YANILTILIYORMUYUZ?
Türkiye Cumhuriyet’inin kurulduğu tarihten itibaren çağdaş dünya Türkiye’nin
hedefi olmuştur. Hatta bunu Osmanlı dönemindeki batılılaşma hareketlerine kadar indirebiliriz. Bu yöndeki en önemli çalışmaların Ulu Önder Atatürk’ün döneminde başlatıldığıda bir gerçektir. Son yirmi yılda ise bunun ölçüsü AB ye girmek olarak belirlenmiş ve bu konuda zaman zaman hatalar yapılsada bir önceki hükümet döneminde Sayın Mesut Yılmaz’ın çabaları ile AB ye giriş süreci hız kazanmıştır. AKP nin tek başına iktidara gelmesinden sonra, Başbakan olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan gerek karizması ve gerekse AB ülkelerine yapılan yoğun diplomatik seyahatler sonucunda 17-Aralık-2004 günü içeriği çok anlaşılamayan bir ortak protokolu imzaladı. Buna göre ‘’ucu açık, ogüne kadar Kıbrıs ile ilgili ödünün verilmesi şartı’’ile 3-ekim-2005 görüşmelerin başlangıç tarihi olarak verildi. Görüşmelerin 10 yıldan aşağı sürmeyeceği anlaşılıyor. Bu sonuca yaygın görsel ve yazılı basının gözüyle bakıyorsak sonuş ‘’zafer’’. Ancak bazı sorular kafaları karıştırıyor. Sayın Dentaş ‘’Kıbrıs kaderine terkedildi’’, hatta daha ağır bir ifadeyle ‘’satıldı’’ diyor. Türk’lerin Avrupa ülkelerinde serbest dolaşımın ve tarım ürünlerinin bu ülkelere satışına kesin yasaklar konuyor. Ayrıca yoruma açık bazı yaptırımlardan söz ediliyor. Bunlar da yeterli değil. Bu girişin kabulü için Fransa ve Avusturya kendi halkını ikna edememiştir. Dolayısıyla bu ülkeler referaduma gidecektir. Bu iki ülke halkının açık tavrı bu referandumların hayırla sonuçlanacağını gösteriyor. Bu ülkelerin hayır demesiyle herşey tam bir açmaza girecektir.
Böylesine karmaşık bir ortamda bana göre, Türk halkına en büyük kötülüğü, görevini yapmayan yaygın görsel ve yazılı basın yapmıştır. Oysa yazılı ve görsel basın bu sevdamızı ve bu yoldaki tartışmaları tüm boyutları ile gündeme getirmeliydi. AKP Hükümetinin kuruluşu ile birlikte daha da belirgin bir şekilde medya patronlarının kontrolündeki basın, her şeyi toz pembe gösterme yarışına girmiştir. Halkın aydınlatılmasının görevleri olması gereken basın, hemen her konuda olduğu gibi bu konudada sınıfta kalmıştır. Yaygın basın hızla güveninirliğini yitirmekte olup, cesur kalemleri birer birer harcayarak, sonu iyi gözükmeyen bir yolda ilerlemektedir. Halkın bu konuda her türlü görüşü öğrenmek hakkıdır. İnsanlar bu bilgiler doğrultusunda çok daha sağlıklı yargılara varabilirlerdi. Ne yazıkki bu konuda yapılan TV programlarında karşıt görüşlü siyasal bilimcilere, gazetecilere ve devlet adamlarına yer verilmemiştir. Olaya her yönüyle olumlu bakanlarla , tartışmadan uzak programlarla herşey toz pembe gösterilmiştir.
Basın ciddi bir şekilde zan altında kalmaktadır. İnternet sayfalarında her geçen gün çok ilginç iddialar ortaya atılmaktadır. Bu sorulara ve iddialara açıklık getirilemezse ‘’çok şeyin Bu Halka dayatıldığı’’ endişeleri haklılık kazanacaktır. Melih Aşık’ın köşesindede yer alan bir internet haberine göre Malboro isimli Amerikan sigara tekeli 20 önemli gazeteciyi Brüksel’e konuk olarak götürmüş ve üç gün süreyle sayın Başbakan ile aynı otelde ağırlamıştır. Neden? Yine geçtiğimiz günlerde internetten yayılan bir habere göre, klise tartışmasında öne çıkan’’Ekumeniklik’’sorunu ve istemlerine destek sağlanması için, basın mensuplarına ve bazı önemli bürokratlara dağıtılmak üzere Başpiskoposluk emrine yanlış hatırlamıyorsam 25 milyon dolar para gönderildiği anlaşılıyordu.
BU Ülke üzerinde oynanan oyunlar bütün hızı ile sürüyor. Bir yanda azınlıkta kalan Ulusal çıkarları savunan ‘’Ulusalcılar’’. Diğer yanda yeni adıyla globalleşme yanlısı, Ulusalcılığı bir yana iten kolaycı çözüm yanlıları. Ne yazıkki her dönemde bu tür çelişkileri yaşıyoruz. Bir türlü bu ülke için istediğimiz çözümleri ulusal yörüngeye oturtamıyoruz.1970 li yıllarda da bir konuya hiç aklım ermemiştir. Ülkede kan gövdeyi götürürken bir yanda milliyetçi Ülkücüler, diğer yanda solun her türlüsü ile tam bağımsızlık iddiasındaki solcular. Bu solcular içersinde çok sayıdada kominist ideolojiye inananlarda vardı. Aklımın bir türlü ermediği şey bu kominist gençlerinin kimi Mao’cu, kimi Stalin’ci, kimi Lenin’ci olmak üzere ya Rusya yanlısı yada Çin yanlısı bir kominizmi savunmalarıydı. İçlerinde Ulusalcı bir kimlikle kominizmi savunanı hatırlamıyorum. İdeoloji olarak bunlardan herhangi birinin savunulmasını kişilerin inancı olarak saygıyla ve anlayışla karşılıyorum. Ama bir Fransız koministinin öncelikle bir Fransız vatanseveri olduğu gerçeği sanırım çok şeyi anlatmaya yetiyor. Bugünde durum çok farklı değil. AB olayındaki olumsuzlukları sorguladığınızda aldığınız tepki’’sen AB ye karşımısın?’’oluyor. Ülke çıkarlarına sahip çıkmak neredeyse suç haline geldi. Medyanın içine düştüğü durum, Ulusalcılığın böylesine tukaka edildiği ortam , insana ister istemez 1919 yılının koşullarını anımsatıyor. Geçen hafta sonu Havza gezisi sırasında bir kez daha rahatça gezdiğim Atatürk’ün Evinde her odaya asılmış olan yazılar hiç gözümün önünden gitmiyor. Atatürk’ün Kurtuluş savaşını başlatmak üzere Samsun’dan başlattığı yürüyüş sırasında Samsun, Amasya, Erzurum ve Sivas’tan Ulusa yaptığı sesleniş ve yayınlanan genelgeler odaların duvarlarında bütün tazeliği ile asılı duruyordu. Her biri sanki bir ibret vesikasıydı. Yazımı bunlardan Amasya Genelgesinin 1. maddesini bir kez daha hatırlayarak bitirmek istiyorum
‘’VATANIN BÜTÜNLÜĞÜ VE MİLLETİN İSTİKLALİ TEHLİKEDEDİR. İTİLAF DEVLETLERİNİN TESİR VE MURAKABESİNDE OLAN MERKEZİ HÜKÜMET VAZİFESİNİ YAPMAMAKTADIR.. MİLLETİN İSTİKLALİNİ YİNE MİLLETİN AZİM VE KARARI KURTARACAKTIR. BU NEDENLE BAĞIMSIZ VE MİLLİ BİR HEYETİN VARLIĞI ELZEMDİR...............
Umarım tüm endişelerimiz boşa çıkar ve Ülkemiz için yeni ufuklar açacak AB ne kısa sürede ve ödün vermeden girme şansını yakalarız. İyi haftalar dileğiyle.19ARALIK-2004
SADİ SUBAŞI
.