10 KASIM VE DÖRT OLAY-DÖRT YORUM..
Türkler Anadolu’yu vatan olarak seçtikten sonra batının onları bu topraklardan uzaklaştırmak için çevirdiği entrikaları göğüslemek zorunda kalmıştır. Osmanlı bayrağı altında toplanarak imparatorluk yaratan ve batının gözünü iyice korkutan Türk’lere karşı, önceleri haçlı seferleri ile yapılan saldırılar daha sonra boyut değiştirmiş, içerdeki işbirlikçilerinin de desteği ile çıkartılan isyanlar ve çeşitli siyasi oyunlar sonucu Osmanlı İmparatorluğu çökme noktasına getirilmiştir. Birlikte girdiği devletlerin 1. Dünya savaşını kaybetmesi ile elinde kalan son vatan toprağı Anadolu’da batılı devletler tarafından işgal edilmişti. Dayatılan Sevr ile doğusu, güneyi, ve batısı bölüşülmüş ve Türkler Anadolu’nun ortasında dar bir alanda ve adeta kendi topraklarında esarete mahkum edilmek üzereydi. Yoksulluk son haddini bulmuş, ordusu dağıtılmış, ayağına giyecek çarığı, elinde silahı kalmayan toplum, büyük bir umutsuzlukla bu onur kırıcı bu yaşamı kabullenmeye zorlanmıştı. Başka bir ülkenin idaresine girmeyi tek çıkış olarak gören mandacıların cirit attığı bir dönemde, bu olguyu kabullenemeyerek Türk’ün tarihinden gelen bağımsız yaşama heyecanını dirilterek, umutsuzlukları yıkıp, silkinmesini sağlayacak ateşi yakan bir lider, güneş gibi doğuyordu.
Bu Büyük Önder, ayağında çarığı, elinde silahı bulunmayan, açlıkla boğuşan, inancını yitirmiş bir topluma inanç aşılıyor ve köylerden kadını, erkeği ve çocuğu ile yığınla insan elinde kazma, kürekle cepheye vatan savunmasına koşuyordu. İçerde isyancılar ve çetelerle, cephede işgalci düşmanlara karşı inanılması güç bir zafer kazanılıyor, düşman denize dökülüyordu. Akıllara durgunluk veren bu zaferden sonra imzalanan Lozan antlaşması ile bağımsızlığımız perçinleniyordu. Kurulan yeni Türkiye Cumhuriyetini çağdaş dünyaya taşıma hedefleri için büyük bir devrim atağı başlatan bu büyük lider 18 yıl gibi çok kısa bir sürede yarattığı harf, kıyafet, dini devlet işlerinden ayıran laik düzenlemeleri içeren devrimlerle, toplumu cehaletten, çağ dışı kılık kıyafetten kurtarıyor ve herkesin inancını doyasıya ve özgürce yaşayacağı bir devlet düzeninin yaratıcısı oluyordu. Kısa süreye sığdırdığı sanayileşme ve önem verdiği modern tarım hamlesi ile yoksulluk içersinde kıvranan toplumu üreten ve kendine yetebilen bir toplum haline getiriyordu. Kısa sürede dış borçlar ödeniyor ve Türk Toplumu O’ nun azmi, inancı ve yarattığı güven duygusu sayesinde onuru ile yaşayacak , kısa sürede çağdaş dünya çizgisine ulaşacak bir Devlet haline geliyordu. Savaş sonrası, savaşı kaybeden devletlerin başkanları kendi meclislerinde sorgulandıklarında, “ her yüzyılda bir dahi gelir, Türkler karşımıza bu yüzyılın dahisini çıkardı” diyerek kendilerini savunuyorlardı.
İşte bu büyük lider, adına sonradan ATATÜRK soyadının ekleneceği MUSTAFA KEMAL’DİR. Geçtiğimiz Cuma günü bu büyük insanı 68. ölüm yıldönümünde saygıyla, sevgiyle, rahmetle ve büyük bir özlemle andık. Bir lider düşünün ki, üzerinden yarım asır geçtikten sonra dahi mezarı başına 120.000 insanı toplayabiliyor. Ne yazık ki, Tanrı bu büyük Önderi aramızdan çok erken ve çok genç yaşta almış. Bugün içimizdeki ve dıştaki düşmanlarımız bu ülkeyi yok edebilmek için çıkış yolu olarak O’nun ilkelerini çökertmeye çalışıyor ve aralarına lütfedip kabul etmek için O’nun ilkelerinin tümü olan “ KEMALİZMİ” terk etmeyi şart koşuyorlar.
O’nun 18 yıl gibi kısa sürede yarattığı devrimleri bırakın artırarak sürdürmeyi, korumayı dahi beceremedik. O’nun ölünün küllerinden yarattığı ve hiç kimseye muhtaç olmadan yaşayabilecek hale getirip bizlere emanet ettiği bu Ülkeyi İMF ‘ in vereceği borçlarla ayakta durabilecek hale getirdik. Üzülerek söylemek gerekirse, O’ nu bize doğru öğretmediler. Bugün ise bırakın öğretmeyi, beyinlerden silme çabaları yoğunluk kazandı. Bu toplumun en büyük şanssızlığı, O’ndan sonra o inanç ve büyüklükte bir lider çıkartamamış olmasıdır. O’nun her geçen gün çok daha iyi anlaşılması ve O’na olan özlemin çığ gibi büyümesi bu yüzdendir. Bu nedendir ki, aşağıda altını çizeceğim olaylar ve yarattığı etki gündeme oturmuştur.
O’nun kurduğu ve bizlere emanet ettiği Laik ve Çağdaş Türkiye Cumhuriyetin 83. yılında Samsunumuz da şanssız bir olay yaşanmıştır. 83. yıl kutlamaları çerçevesinde vilayetin düzenlediği Cumhuriyet Resepsiyonunda yaşananlarla, Samsun bir kez daha olumsuz bir haberle Türkiye gündemine oturmuştur. Bu toplumun barış içinde yaşayabilmesi için O’nun koyduğu laiklik ilkesinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha çok iyi anlaşılmıştır. Yıllardır O’nun koyduğu laiklik çerçevesinde bu toplum inançlarını özgürce yaşayabilmiştir. Kimse kimsenin ne inancına ne de ibadetine karışmamıştır. Bundan 5-10 yıl öncesine kadar kimin başörtüsü taktığı, kimin takmadığı kimsenin umurunda değildi ve kimsenin bundan bir sıkıntısı da yoktu. İnsanlığa gönderilen en son ve en yeniliklere açık, bağnazlığa yer vermeyen bir din olan Müslümanlığın bir takım çapsız siyasetçiler tarafından siyasi çıkarlara alet edilmesi ile bugünkü noktaya gelinmiştir. Başörtüsünün kültürümüzde bulunmayan bir şekilde türbanlaştırılarak siyasi simge haline getirilmesi ile toplumun, inanan-inanmayan veya az inanan-çok inanan olarak kamplara ayrılmasına neden olunmuştur. Anayasamızda yerini almış olan kıyafet kanununu sivil otorite tarafından yeterince korunamamıştır. Sonunda Atatürk ilkelerinin yıpratılmaya başlatılmasına karşı çıkmak görevi ne yazık ki, bu ülkenin birliğini bütünlüğünü ve savunmasını üstlenmiş olan askerimize bırakılmıştır. Atatürk’ün kurduğu çağdaş cumhuriyeti korumak görevini üzülerek söylemek gerekirse sivil inisiyatif olarak yapamadık. O işi de şanlı ordumuza ihale ettik. Bu ayıp, bu ülkenin yönetimine soyunan siyasetçilerin, yöneticilerin ve halk adına sorumluluk üstlenen sivil toplum kuruluşlarınındır. Sonuçta Samsun’da hiçte istenmeyen bir protokol krizi yaşanmış ve ülkesini seven herkesi içten yaralamıştır.
Geçtiğimiz hafta Samsun önemli bir konuk ağırladı. KKTC ‘nin kurucu ve yaratıcı Cumhurbaşkanı Sayın RAUF DENKTAŞ, Ondokuzmayıs Üniversitesi Senatosunun kendilerine verdiği fahri doktor ünvanını almak üzere geldiği üniversite de, bir de konuşma yaptı. Ayakta yaptığı ve iki saate yakın süren konuşması, onda ki liderlik vasfını bir kez daha ortaya koydu. O’nun ülke sevgisi, azmi ve inancı dinleyen büyük topluluğu çok etkiledi. Toplantı sonrası çoğunluğun hemfikir olduğu konu, O’nun Kıbrıslıların Atatürk’ü olduğu inancıydı. Daha sonra sivil toplum kuruluşları ile yaptığı söyleşide ortaya koyduğu kararlılık ve devlet adamlığı özellikleri ile vatanseverliği hepimizin içini ısıttı. Ama acı bir gerçeği de bize bir kez daha hatırlattı. O da, Atatürk’ten sonra böyle bir lidere sahip olamayışımızdı. Atatürk’e olan inancı ve O’nun ilkelerine sahip çıkışı bizim siyasilerimize örnek olacak nitelikteydi. Resmi görevi bittiği halde gördüğü ilgi ve aldığı alkış toplumumuzda ki gerçek lider özleminin bir sonucuydu.
Cumartesi günü de Türkiye bir acıyı paylaştı. Türkiye’ye siyasetçi ve devlet adamı olarak yarım yüzyıl hizmet veren Kıbrıs Fatihi, toprak reformu öncüsü, işçi haklarının kazanılmasının önderi, bir zamanların Karaoğlanı BÜLENT ECEVİT‘ i kaybettik. Devlet töreni ile yapılan cenaze törenine sadece Ankara dışından gelerek katılan insan sayısı 100.000 civarındaydı. Beş cumhurbaşkanı cenaze törenine eşlik etti. Büyük başarılara imza atan rahmetli Ecevit son yıllarda ilerlemiş yaşına ve sağlığının bozulmasına rağmen, siyasette ki ısrarı ve yaptığı önemli siyasi hatalarla oldukça prestij kaybetmiş, partisi son seçimlerde dibe vurmuştu. Buna rağmen cenazesine 100.000 i aşkın insan katılıyor ve bu soğukta ardında 8 km. yürüyorsa, bu birilerine çok büyük mesajdır. Bu, onun vatanseverliğinin, artık siyasetçide zor bulunan dürüstlüğünün ve Atatürk ilkelerinden ödün vermeyen sonuna kadar laikliğe sahip çıkan tavrının, şaibeye bulaşmayan aile yapısının ve bu konulardaki tutarlılığının, hepsinden önemlisi de toplumun bu konulardaki özlemini dışa vurmasının sonucudur.
Atatürk’ün ölümünün 63. yılında 120.000 kişinin Anıtkabir’e akın
etmesi, Rauf Denktaş’a gösterilen sevgi, Ecevit’in cenaze törenindeki muhteşem kalabalık ve artık laiklik yönünde yükselen sesler, uyuyan sessiz çoğunluğun işin farkına varmaya başladığının bir göstergesidir. Atatürk’ün koyduğu ilkelerin ne kadar köklü ve kolay, kolay yıkılamayacağının işaretidir. Bu tavır toplumumuzun geleceği adına umut verici bir gelişmedir. Lider kolay yetişmiyor. Ama bu üç insan da, adam gibi adam denecek insanlardı. Atamıza ve Ecevit’e rahmet, Sayın Denktaş’a da sağlıklı bir yaşam diliyorum. İyi ve güzel günler sizlerin olsun..
12-KASIM-2006
SADİ SUBAŞI