DÜNYA KENTİ İSTANBUL VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ..
Üniversite eğitimi için gittiğim 1963 yılından bu yana geçen 45 yıla yakın bir süredir İstanbul’u iyi tanıyan ve tüm zor yanlarına rağmen çok seven birisiyim. Bu kentten hiç kopamadım. Gerek işlerim ve gerekse çok sayıda yakın akrabalarım ve dostlarım olduğu için çok sık İstanbul’a gitme fırsatım oluyor. Çok yönlü bir kent olduğu için de çocuklarımın üniversite eğitimlerini bu kentte yapmasını hep arzulamıştım. Tanrım da bana bu olanağı verdi. Çünkü yakın bir dostumun da dediği gibi, İstanbul’da üniversite eğitimi alanlar, birisi kendi üniversitesi, diğeri hayat üniversitesi olmak üzere iki üniversite bitirmiş sayılıyor. Bu kentte yaşamak ve bu kentte eğitim almak, özellikle Anadolu çocukları için çağdaşlığı, Türk ve dünya kültürünü birlikte tanımak demektir.
Bu kent gerçektende Türkiye’den çok farklı bir kent. 45 yıldır sık, sık geldiğim için değişimi de iyi gözlemleyebiliyorum. Bu dünya kentinde iyi yönde olduğu gibi kötü yönde de çok hızlı bir gelişim ve değişim yaşanıyor.
En büyük sorun hızlı nüfus artışı ve gittikçe büyüyen trafik sorunu.
1964–1965 yıllarında, o yıllarda Türkiye’de çok da bilinmeyen yeraltı geçitleri ve kavşak düzenlemeleri için Karaköy, Aksaray, Çemberlitaş ve Unkapanı kazılarak ortalık çamur deryasına dönüşünce hem yaya, hem de araç trafiği felç olmuştu. Bırakın araçla gidebilmeyi, yayan dahi fakülteye gidebilmek için yaşadığımız sıkıntılar için dönemin Belediye Başkanı Haşim İşcan’a az rahmet! okumamıştık. Geçmişte Samsun Valiliği de yapmış olan Haşim İşcan’ı bugün tüm İstanbullular gibi ben de rahmetle anıyorum. O günün son derece az trafik yüküne rağmen, geleceğin yüksek trafik yükünü görerek, İstanbulluları karşısına alma pahasına geçit ve kavşakları yapma cesaretini gösteren bu büyük insanın değeri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Ne yazık ki, biz millet olarak iyi işler yapan hiç kimsenin kıymetini yaşarken bilemiyoruz. Oysa yaşarken ve üretirken onları destekleyerek yüreklendirebilsek, belki de çok daha büyük hizmetler yapmalarına ortam yaratmış olacağız. Ama biraz kıskançlık, biraz da bu tür becerilere sahip olmadığımız için millet olarak gerekli teşvikleri yapamıyoruz.
İstanbul’a özel aracımla da gelsem, günlük işlerim sırasında otopark sorunu nedeniyle taksi kullanmayı tercih ediyorum. Yılların bana öğrettiği en önemli şeylerden birisi, İstanbul’u kısa sürede analiz etmenin en güzel yolunun taksi şoförleri ile söyleşi yapmaktan geçtiğidir. İstanbul’un eski ve yıllanmış taksi şoförleri bir bilgi deposudur. Çoğu İstanbul kültürünü özümlemiştir. Onlarla kısa süreli de olsa söyleşi yapmak benim en büyük tutkularımdan birisi haline geldi. O nedenle binerken genelde durak taksilerini ve olgun yaşta ve düzgün görünümlü sürücüsü olan taksileri seçiyorum. Eğer şansınız yardım ederde konuşmayı seven bir şoföre rastlarsanız, ondan İstanbul ile ilgili her türlü haberi alabilirsiniz. Ekonominin gidişatından, belediyelerin hangilerinin çalışıp çalışmadığına kadar, halkın dünden bugüne değişen yapısı hakkında en güzel ve doğru yorumları onlardan dinlemek mümkündür.
Kendi gözlemlerimle onların değerlendirmelerini harmanladığımda çok şeyi yorumlayabiliyor ve çok şey hakkında kanaat sahibi olabiliyorum. Öncelikle söylemeliyim ki İstanbul Türkiye’nin her şeyi. İstanbul’un olmayacağı bir Türkiye düşünülemez. Ekonominin de, kültür ve sanatın da beyni İstanbul. Türkiye öylesine İstanbul’a bağımlı hale getirilmiş ki, insanı ürkütüyor. Tanrı İstanbul’u korusun. O nedenle, yakın bir gelecekte olabileceği bilim adamlarınca ısrarla söylenen büyük deprem yalnız İstanbul’da yaşayanlar için değil tüm Türkiye için çok önemli ve hayati bir konu. Bilim adamlarınca 7.5 üzeri olacağı iddia edilen ve olduğunda da 100.000 üzerinde insanın ölebileceği ile binlerce binanın yıkılacağı gerçeği ne yazık ki yeterince ciddiye alınmıyor. Göstermelik önlemlerle, bir takım açıkgöz büroların binaları güçlendirme adı altında yaptığı işlemlerden başka köklü bir önlem alındığı falan yok. Devletin de, belediyeleri yapmakla zorunlu kıldığı çerçevesi kesin hatlarla belirlenmiş uygulanabilirliği olan bir projesi ve yaptırımı yok.
Bu konuda en endişe verici durum, bu bölgede yoğunlaşan, neredeyse Türkiye’nin tüm ihtiyacını karşılayan ve Türkiye ekonomisinin can damarı olan sanayi kuruluşlarıdır. Muhtemelen, beklenen depremden bu tesislerin büyük çoğunluğu etkilenecek, bu nedenle de üretim büyük çapta duracaktır. Bu tüm Türkiye’nin felç olması demektir. Adeta kaderimize razı olmuş, olası kötü sonucu bekliyoruz. Beklemenin ötesinde de, hala bu bölgeye sanayi tesisi kurulmaya devam ediyor.
Üzülerek söylemek gerekirse sanırsınız ki Türkiye’nin bu bölgeden başka bölgesi yok. Oysa Devlet bu konuda 1999 depreminden sonra ortaya çıkan bilimsel gerçekleri göz önüne alarak belirleyici bir politika üretmeliydi. Bu bölgede yeni sanayi tesisi yapımı sınırlanmalı ve yatırımların daha güvenli iç bölgelere kaydırılması teşvik edilmeliydi. Teşvik kapsamında ki illere özel olanaklar yaratılırken bu özel durum da değerlendirilmeliydi. Sanayicinin Marmara Havzasını tercih etmesinin en büyük nedeni yurt içi ve yurt dışı dağıtımının İstanbul merkezli yapılıyor olmasıdır. Bir başka önemli neden de, önceki nedene bağlantılı ulaşım kolaylığıdır. Ancak Ülkeyi yönetenler teşviki verirken sanayiciye bu olanakları sağlayabilecek illeri öne çıkartabilse ve yatırımcıları da yönlendirebilseydi bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı.
Örnek olarak Samsun merkezli bölgeyi bu kapsamda değerlendirselerdi bakın neler olabilecekti. Samsun 4 ulaşım yoluna da sahip olarak, tüm Anadolu’ya İstanbul’dan daha yakın ve kolay ulaşılabilir olanakları yanında, Türkiye ortalamasının üzerindeki işsiz sayısı nedeni ile daha ucuz işçilik olanağı da sağlayacaktı. Kargo eksiği giderilecek yeni hava alanı ve en ucuz ve kolay ulaşım yolu olan deniz ulaşımı ile İstanbul’a bağlantısı olan Samsun Bölgesi yatırımcı için cazibe merkezi haline getirilebilirdi. Samsun örneği artırılabilirdi.
Bunlar yapılabilseydi iki sorun birlikte aşılabilecekti. Birincisi beklenen deprem nedeniyle Türkiye ekonomisin de yaşanabilecek olası bir çöküşün riski azaltılabilecekti. İkincisi ise, artık İstanbul’u yaşanamaz hale getiren ve başta Büyük Şehir Belediye Başkanı olmak üzere tüm İstanbul İlçe Belediye Başkanlarının çözüm aradığı Anadolu’dan gelen göçün hızı kesilebilecekti. İstanbul’a en çok göç veren bölgelerin başında Karadeniz Bölgesi gelmektedir. Üretim yapmaları hükümet politikaları ile kısıtlanan ve engellenen, başta Samsun olmak üzere bölgemizde köyler ve kasabalar hızla boşalmakta, bölgenin gençleri iş uğruna, evini ocağını terk edip özellikle Marmara Bölgesi olmak üzere büyük illere göç etmektedirler.
Bir yandan İstanbul’un aldığı göçten bunalan Belediye Başkanları, İstanbul’a girişleri sınırlamayı veya engellemeyi düşünebilecek kadar akıl ve mantık dışı yöntemleri gündeme getirecekler, bir yandan da Anadolu’nun işsiz gençlerinin tek kurtuluş yolu olarak koşacağını bile, bile yeni tesis yapımına set çekmeyecekler. Bunlar akıl alacak işler değil. Ne yazık ki, bu Ülke uzun vadeli çözümleri düşünebilecek, ülke çıkarlarını günlük siyasi hesap ve bölgecilik anlayışı dışında planlayabilecek çapta yöneticiler yetiştiremedi veya göreve getiremedi.
Bu yazdıklarım, yukarıda söz ettiğim her gün İstanbul sokaklarını adım, adım dolaşan ve çok değişik yapıda insanla karşılaşan İstanbul taksi şoförlerinin bana anlattıkları ve düşündürdükleri.
İşin acı tarafı sokaktaki insanımızın gördüklerinin ve düşündüklerinin bizi yönetenler tarafından görülememesi veya daha da acısı görülüp de yapılamamasıdır. Umarım, bu yazdıklarımdan Samsun adına siyaset yapanlarda kendi paylarına düşenleri yorumlarlar. Güzel bir hafta dileğiyle.. 18-ŞUBAT–2007
SADİ SUBAŞI