YENİ ANAYASAMIZ YAPILIRKEN İLK DEĞERLENDİRMELER…
22 Temmuz 2007 de % 47 ile tek başına iktidar olma şansını yenileyen AKP iktidarının sanıyorum ilk ve en önemli icraatı, “ Yeni Anayasamız” olacaktır. Özelikle yaşı 40’ın altında olan genç kuşağın yaşayacağı Türkiye’nin yaşam şeklini ve ortamını da büyük ölçüde belirleyecek olması nedeniyle, “Yeni Anayasanın” hazırlık aşaması çok daha fazla önem kazanmış bulunmaktadır. Önümüzdeki yıllara yön verecek “Anayasa” çalışmalarının, çok daha katılımcı bir ortamda ve ana ilkeleri tartışıldıktan sonra hazırlanması gerekirdi diye düşünenlerden yanayım.
Hükümetin belirlediği Sayın Prof. Dr Ergun Özbudun Başkanlığında ki kurulun hazırladığı taslak metne, son şeklini vermek üzere iktidarın bakan ve milletvekillerinden oluşan bir heyet hafta sonu Sapanca’da kampa girmiştir. Böylesine bir ortamda, Türkiye’nin geleceğinde ki yaşam tarzını dahi belirleyecek bir “Anayasa taslağına”, siyasi bir partinin kendi görüş ve beklentilerini öne çıkaracak şekilde son halini vermesi, toplumun geniş bir kesimini rahatsız edecektir. “Siz istediğiniz kadar hazırlanan bir taslaktır, tüm kesimlerin tartışmasına açacağız” deyin, bu kimseyi ikna etmeyecektir. Eğer bu yasa taslağı bir siyasi görüş tarafından hazırlanmış ve sonuçta da son sözü TBMM’de aynı görüşün mutlak çoğunluğu elinde tuttuğu bir meclis söyleyecekse, siz istediğiniz kadar tartışmaya açtık deyin, bunun bir anlamı olmaz.
Ana hatları belirlenmiş bir taslak üzerinde görüş belirtecek kuruluşlar neresini, nasıl düzeltebilecektir? Amaç toplumun tüm kesimlerinin kucaklayacağı bir “Anayasa” yapmak olsaydı, siyasi bir misyon tarafından yapılmış bir taslak üzerinde değil, taslak hazırlanması aşamasına bizzat katılarak görüş belirtilmesine olanak yaratılırdı diye düşünüyorum. Bu aşamadan sonra sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin, meslek odalarının ve sendikaların belki de tümüne karşı çıkacakları bir “Anayasa taslağı “ ortaya konacaktır. Bunun neresi düzeltilebilir? Bunun adı “Biz yaptık oldu” demektir. Çünkü gazete haberlerinden başka hiçbir bilginin sızdırılmadığı ve kapalı kapıların ardında hazırlanan bir taslak için kurum ve kuruluşlar ne zaman hazırlık yapacak ve ne zaman görüş sunabilecektir? Bunun dahi yöntemi belirlenerek açıklanmamıştır. Herkesin internet aracılığı ile görüş açıklayabileceği şeklinde ki duyumlar ise yeni belirsizlikleri peşinden getirecektir.
Daha çok demokrasi ve daha çok özgürlük söylemleri ile belli bir amacın gerçekleştirilmesinin önü açılacak gibi gözükmektedir. Özellikle, Türkiye’yi çağdaş dünyaya taşıyan laiklik kavramı ile kılık kıyafet kanunlarına dokunulacağı izlenimleri gerçek aydınları korkutmaktadır. Ayrıca iktidarın denetim almak istediği üniversiteler ile Yök, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın da yapılarında önemli değişiklikler yapılacağı sanılmaktadır. Ama hepsinden önemlisi Anayasanın olmazsa olmazı olan ilk dört maddesine dokunulması halinde çok ciddi tepkiler ve kaygılar oluşacaktır. Umarım bunların hiç birisi olmaz ve hazırlanan taslak üzerine açılacak tartışma ortamında gelecek düzeltme talepleri göz ardı edilmez.
Tartışma ortamının açılacağı umuduyla o güne herkesin hazırlanması gerekir diye düşünüyorum. Bunun için Baro Başkanlığı önderliğinde sivil toplum kuruluşları acilen bir çalışma birimi oluşturmalı ve ön hazırlıkları bugünden yapmalıdır. İstanbul üniversitesi Ülkemizin en eski ve köklü üniversitesi olduğunu ve cumhuriyetin kazanımları konusunda ki duyarlılığını bir kez de daha göstermiştir. Rektör Sayın Prof. Dr. Mesut Parlak yanına öğretim üyelerini de alarak yaptığı bir basın toplantısı ile laik ve çağdaş Türkiye Cumhuriyet’inin olmazsa olmaz kanunlarının ve Atatürk ilke ve devrimlerinin korunması konusunda net tavrını koymuş ve gerekli uyarıları yapmıştır. Bu açıklama diğer sivil toplum kuruluşları için de bir işaret olmuş ve onlarda yavaş yavaş yeni Anayasa konusunda tavırlarını belirlemeye başlamışlardır.
Anayasa tartışmalarının yapıldığı şu günlerde beni en çok şaşırtan ve üzen şey, gençlerin tutumudur. Yazının girişinde de belirttiğim gibi bu “Anayasa” gençlerimizin yaşacağı Türkiye’nin geleceğini şekillendirmesi bakımından, onlar için çok daha fazla önemli olmalıdır diye düşünüyorum. Ancak üniversite öğrenci kulüplerinden olumlu veya olumsuz hiç bir tepki duymuyorum. Bu ortam 12 Eylül darbesinin bıraktığı en kötü mirasın sonucudur. 12 Eylül öncesi gençler arası kamplaşmanın yarattığı çatışmaların önlenmesi amacı ile üniversite öğrenci cemiyetleri ve o tür faaliyetlere konan yasaklar sonucu, bu ülkenin geleceğinde etkin rol alacak üniversite öğrencileri ülkeyi ve kendi geleceklerini yakından ilgilendiren tüm siyasi gelişmelerin dışına itilmiştir. Ülkenin yönetimlerinde etkin rol alabilecek kesimler depolitize edilmiştir.
O döneme ve sonrasına imzasını atan Özal Hükümetleri de, daha çok dışarıda eğitim almış, Türkiye gerçeklerinden kısmen de olsa uzak kalmış genç beyinleri kilit noktalara getirmiştir. Bu prensler Türkiye’nin bazı konularda hızlı bir kabuk değiştirmesini sağlamış olsalar da, bankaların içinin boşaltılması da dâhil birçok olumsuzluğun da önünü açmışlardır. !2 Eylül sonrası siyasetin dışına itilerek Türkiye’nin geleceğinde üst yönetimlerde görev alacak gençlerin önü kapatılır ve gerekli siyasi deneyimleri kazanmaları kısıtlanırken, başka bir güç bu boşluğu doldurmuştur. Başı dışarıda bir dini misyon ( tarikat ), kendi düşlediği rejim yönünde genç beyinleri kurduğu özel okul ve dershanelerde toplayarak eğitmiş, hatta gidecekleri yüksek okulları da kendi amaçlarına hizmet edecek branşlara yönlendirerek belirlemiştir. Bu okullara özellikle başarılı öğrenciler seçilerek alınmış ve onlara Türkiye eğitim olanaklarının üzerinde eğitim verilmiş ve çeşitli maddi destekler sağlanmıştır. Türkiye bugün, bu depolitizasyon sonrasının sancılarını çekmektedir.
12 Eylül 1980 sonrası Milli Eğitimde iyileştirmeler yapılamamasının da etkisi ile aradan geçen 25 yılda, Çağdaş ve Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımlarına karşı çıkan, dinsel donanımlı genç ve dinamik genç bir toplum yaratılmıştır.
Şimdi, böyle bir ortamda Anayasa tümüyle değiştirilmeye çalışılmaktadır. Korkulan ve endişe edilen de budur. Kapalı kapılar arkasında hazırlanması bazı endişeleri artırmaktadır. Önümüzde ki aylar Türkiye’nin nasıl bir rejimle yönetileceğinin belirleneceği aylardır. Suskun kalan aydınların ve genç kuşağın olacakları iyi analiz etmesi ve kabuğunu çatlatması gerekmektedir. Zaman çağdaş ve laik bir düzende yaşamak isteyenlerin konuşacağı ve net tavrını ortaya koyacağı zamandır. Aksi halde satılmışların, 2. cumhuriyetçilerin, mütareke basınının ve çağdışı rejim özlemi ile yanıp tutuşanların, dış güçlerin de yardımı ile onların istekleri doğrultusunda bu güzelim Ülkeyi çağın karanlıklarına gömmeleri kaçınılmaz hale gelecektir. Çağdaş düzenden yana olanlar için zaman daralmaktadır.
Umarım hazırlanan anayasa da bu korkulanlar olmaz ve Türkiye’nin 1982 Anayasası ile yaşadığı olumsuzlukları gidermekle yetinen daha çağdaş bir Anayasa taslağı olarak tartışmaya açılır. Bunu gerçekten canı gönülden istiyor ve bekliyorum. İyi haftalar… 16 Eylül 2007
SADİ SUBAŞI