Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Ülkemiz ve Geleceğimiz Adına Korkutucu Gelişmeler.

ÜLKEMİZ VE GELECEĞİMİZ ADINA KORKUTUCU GELİŞMELER.

Son aylarda ülkemizde son derece enteresan ve de kafaları karıştıran gelişmeler oluyor. 22 Temmuz seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak yeniden tek başına hükümet olan iktidar partisinin, Türkiye’nin önünde ki çok önemli sorunları çözeceğine olan beklentiler, bir an da yerini iç barışı zedeleyen uygulamalara bıraktı. Cumhurbaşkanlığı gibi çok önemli bir makamın uzlaşma ile belirlenmesi beklenirken, elde edilen yüksek oy oranın sağladığı meclisteki sayısal üstünlük kullanılarak iktidarın tercihi doğrultusunda Cumhurbaşkanı seçildi.
Daha sonra türban sorunu, yine uzlaşma ile çözümlenmesi yerine iki partinin anlaşması sonucu iktidarın istediği şekilde meclisten geçirildi. Bu arada YÖK Başkanlığına atanan başkanın şanssız açıklamaları ve dayatmacı tavrı ile ortam biraz daha gerildi.
Ortamın her geçen gün daha da gerginleştiği bir sırada, Yargıtay Başsavcısı’nın iktidar partisinin kapatılması için bir iddianame hazırlayarak Anayasa Mahkemesine başvurması yangını daha da körükledi.
Henüz bu şok atlatılamadan genel seçimler sonrası başlatılmış olan ve önemli bazı isimlerin tutuklanması ile gündeme oturan “ERGENEKON SORUŞTURMASI” kapsamında, hafta sonunda da çok önemli bazı gazetecilerin, bir siyasi parti liderinin ve rektörlükte yapmış bir bilim adamının da içinde olduğu 12 kişinin etik olmayan bir yöntemle gözaltına alınması bardağı taşırdı.
Gelişmeler düşüncesi hangi yönde olursa olsun bu ülkeyi seven herkesi ciddi boyutta endişelendirmektedir. Olaylar sıradan olaylar değildir. Bir iktidar partisinin kapatılma istemi ne kadar normal değilse, buna misilleme diye adlandırılan önemli isimlerin gece yarısı gözaltına alınması da o kadar normal değildir.
Ülkemizin çok önemli sorunlarla baş, başa olduğu bu dönemde gerginliğe değil sükûnete ihtiyacı vardır. Bir yanda PKK teröründeki tırmanış ve meclise girmiş bir siyasi partinin milletvekillerinin bu tırmanışı körüklemesi, diğer yanda dünya piyasalarında ki ekonomik sarsıntının etkilerinin ülkemizi de etkilediği bir sırada yaşananlar, ülkemizi çok tehlikeli bir açmaza sürüklemektedir.
Süper güç Amerika’nın bölgemizde ki sınır tanımaz yaptırımlarının, İran’ın da işgal edilmesine kadar uzanacağının yoğun bir şekilde tartışıldığı bu dönemde iç barışa her zamankinden çok ihtiyacımız vardır. Oysa mecliste sayısal üstünlüğü elinde bulunduran iktidar partisinin, toplumun en azında bir yarısını endişelendiren uygulamaları uzlaşma sağlamaya gerek duymadan yasalaştırma yolunu izlemesi, anayasanın değiştirilemez ilkesi olan “Laik ve Çağdaş Hukuk Devleti” anlayışından sapma endişelerini artırmaktadır.
Son seçimlerde alınan % 47 oy oranın her vesile ile öne çıkartılarak bunu her türlü uygulamayı yapmanın haklı gerekçesi olarak sunmak, bu ülkeyi ortadan ikiye bölmek demektir. Çünkü böyle bir anlayışa karşı çıkan veya en azından aynı düşüncede olmayan geride % 53’ lük bir kesimin olduğu unutulmamalıdır. Bu konuda ısrar, ülkemizi sonu nereye varacağı belli olmayan bir bölünmeye ve kamplaşmaya götürür.
Hiçbir demokrat, bir siyasi partinin kapatılmasını onaylamaz. Ancak hiç kimse de hiçbir siyasi partinin, oy gücünü eline geçirdi diye bu ülkenin anayasası ile belirlenmiş ana ilkelerini değiştirmesini haklı göremez. İşte bu nedenle Yargıtay Başsavcısının yasaların kendisine tanıdığı yetki ile bir iddianame hazırlayarak Anayasa Mahkemesine göndermesine gösterilen aşırı tepki anlayışla karşılanamaz. Çünkü yapılan sadece bir iddiadır. Eğer suç unsuru yok ise, yapılacak savunma ile dosya kapanacaktır.
Bir süre önce yine TBMM’de grubu bulunan bir başka siyasi partiye aynı yönde bir kapatma davası açılmış ve buna öncelikle iktidar partisi benzer bir tepki koymamış, hatta Adalet Bakanı “yargı görevini yapmaktadır” yorumunu yapmışsa, kendisi için açılan davayı da anlayışla karşılaması gerekmez miydi?
Asıl yanlış, tek başına iktidara getirilen partinin verilen mesajı doğru algılayamamasında ve oy verenlerin kendisinden yerine getirilmesini beklediği çok önemli bazı yasaları gündeme almamasıdır. Örnek olarak, söz verilen dokunulmazlıkların kaldırılması, seçim kanunu ile siyasi partiler kanunun değiştirilmesi, her siyasi iktidar döneminde hortlayan kadrolaşma uygulamalarına son verilmesi gibi düzenlemelere hala değinilmemiştir.
Yıllarca yamalı bohça olarak iktidara gelen koalisyonlardan bunalan toplum, bu kez de tek başına iktidar olmanın getirdiği dayatmacılıktan yakınır hale gelmiştir. Oysa iktidar gerçekten çok da güzel işler de yapmıştır. Yıllardır konuşulduğu halde bir türlü birleştirilemeyen sosyal güvenlik kuruluşları bir çatı altında toplanmış ve özellikle sağlık sektöründe yapılan bazı düzenlemeler halkı mutlu etmiştir. Ne var ki, sağlık sektörü ve sosyal haklar başta olmak üzere toplumsal mutabakat sağlanmadan yapılan bazı uygulamalar ve yukarıda söz ettiğimiz şanssız söylemler güzel işleri de gölgelemiştir.
BU ORTAMIN TEK SORUMLUSU İKTİDAR MIDIR?
Bu gün ülkemizin içine girdiği sıkıntılı ortamdan sorumlu sadece iktidar partisi midir? Bu konu da belki iktidardan çok daha sorumlu olan kesim başta ana muhalefet partisi olmak üzere muhalefet partileridir. Öncelikle ana muhalefet partisi bir türlü kendisini yenileyerek iktidar alternatifi olamamıştır. Kendi tabanının dahi oy vermediğini göre göre genel başkan ve yıpranmış üst kadrosunu bir türlü değiştirememiştir. Eğer ana muhalefet partisi sadece kendi tabanının ve dağılan merkez sağın bir kısım oyunu alabilse, bu günkü meclis yapısı çok farklı olacak ve yaşanan olayların birçoğu gündeme dahi gelmeyecekti. O nedenle, bu günkü siyasi kargaşa da en büyük pay, tüm başarısızlılıklara rağmen koltuğunu boşaltmayan ana muhalefet partisi genel başkanı ile ona biat etmiş genel merkez yönetimidir.
Geçen dönemlerde ülkeyi yönetememenin sonucu seçmeni tarafından saf dışı bırakılan merkez sağ partilerde yaptıkları yanlışlarla bu günkü karmaşada pay sahibidir. Seçimden başarılı çıkarak meclise giren diğer muhalefet partisi ise, tutarsız politikaları ile payanda durumuna düşmüş, hem bugün yaşananlarda pay sahibi olmuş, hem de kendi tabanında destek kaybetmiştir.
Bir başka sorumlu ise topluma yabancılaşan medya kuruluşlarıdır. Sermaye güçlerinin eline geçerek bir ticaret ve ihale alabilme aracı haline getirilen yazılı ve görsel basın, büyük çapta özgürlüğünü ve denetim yapma gücünü kaybetmiştir. Öte yandan gazeteciliği, bu ülkelerin çıkarları doğrultusunda değil de, ya patronlarının veya siyasi iktidarların istek ve beklentileri doğrultusunda yapan basın kalemleri veya TV programcıları da bugün yaşanan olumsuzlukların baş sorumluları arasında yerini almıştır.
Bu tür dayatmalar ve gözdağı vermek olarak algılanan uygulamalar devam ederse, korkarım düşündüklerini söyleyen ve yazan herkese bir kulp takılarak gözaltına alınması yaygınlaşacaktır. Hele de yazdığı kitaplar nedeniyle seçim sonrası tutuklanan ve Ergenekon Soruşturması ile ilişkilendirilen yazar ERGUN POYRAZ’IN, eğer 8 aydır hakkında iddianame dahi hazırlanmadığı için, ilk duruşması yapılmayarak tutukluluk hali sürdürülüyorsa, bunun hukukla bağdaşır bir yanı olduğu söylenemez. Bu da yukarıda ki endişeleri güçlendirir.
Eğer ülkemizin içine girdiği gergin ortamdan bir an önce sıyrılamaz ve ülkemizin çıkarları için iktidar- muhalefet işbirliğini sağlayamazsak, bölgemizde büyük senaryoları sahneye koymaya devam eden Amerika’nın başımıza çok daha büyük sıkıntılar açacağını unutmamamız gerekir diye düşünüyor ve tüm kesimleri güzel ülkemize ve güzel insanlarımıza sahip çıkmaya davet ediyorum.
Huzur ve sağduyunun hâkim olacağı bir hafta diliyorum. 23 Mart 2008
SADİ SUBAŞI