ÜLKEMİZ VE SAMSUN ADINA SİYASET YAPMA
SORUMLULUĞU.
Yüzyıllar önce yaşayan ünlü düşünür ARİSTO demiş ki; “Siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz son, cahiller tarafından yönetilmektir”. Ünlü düşünürün asırlar önce söyledikleri adeta günümüz Türkiye’si için söylenmiştir. Gerçekten de ülkemiz de siyaset öylesine yozlaşmıştır ki siyaset, adeta yapması gerekenler dışında herkes tarafından yapılmaktadır. Şöyle çevrenize bakarsanız bu olumsuz tabloyu hemen göreceksiniz. Bunu söylerken, idealist ve kendi birikimlerini toplumun yönetimine sunma becerisini yakalamış az sayıdaki siyasetçiye haksızlık yapamamak adına onları bu tanımın dışında tutuyorum. Zaten sıkıntının özü de, bu tür siyasetçi sayısının azlığında ve beklentisiz siyaset yapmak isteyenlerin de önlerinin kesilmesinde yatıyor.
Demokrasiyi henüz tam özümleyememiş toplumumuz, biraz da siyasi partiler kanunu ile seçim kanunlarında ki yetersizlikten kaynaklanan nedenlerle, kendisine dayatılan adayları seçmek zorunda kalmaktadır. Bunun yanında yeterli siyasi kültürün henüz oluşmamasının da etkisi ile siyaset hala takım tutar gibi babadan oğula geçen bir anlayışla yapılmaktadır. Özellikle 1950 yıllarda tohumları atılan DP – CHP zıtlaşmasının kemikleştirdiği iki kanatlı ve değişmez kurallarla katılaşmış siyaset anlayışı hala etkinliğini sürdürmektedir.
Son yıllarda bu anlayışın yerini, biraz da sürekli şans verilen siyasi partilerin umutları çökertmesi sonucu, daha marjinal siyasi anlayışlar doldurmaya başlamıştır. Sağ ve solda ki bu umutsuzluk ve yaşanan çelişkili siyaset sonucu, marjinal anlayışa dayalı siyasetin ülkeye hakim olması ile ülkemiz bir başka kargaşanın, Laik ve Çağdaş Demokratik rejimden uzaklaşma endişesinin içersine düşmüştür.
Bu oluşumun en büyük nedeni merkez sağ partilerin 1950 de başlayan, “dini siyasete alet etme” alışkanlığının sonucudur. İktidara gelmenin yolunu, % 98 i Müslüman olan bir toplumun dini inançlarını kullanmak olarak gören merkez sağın, yıllardır kullandığı bu silah artık gerçek sahiplerinin eline geçmiştir. Merkez sağ partiler bir yandan çağdaş gözükmek, bir yandan da Tanrı ile kul arasında kalması gereken dinsel inançları kullanmak gibi bir açmaza düşmüşlerdir. Bunun sonucunda, başından beri daha açık söylemleri ile halkın çoğunluğunun inançlarına daha iyi hitap eden ve din ağırlıklı bir devlet yönetiminin ışıklarını yakan siyasi anlayışa uygun zemin hazırlanmıştır.
Ülkemiz demokrasi ve Laik ve Cumhuriyet anlayışı ile çelişen bu siyasi yönetim anlayışı sonucu, % 47 ve % 53 olarak ortadan bölünmüştür. Ülkemiz ve bölgemiz üzerinde doymak bilmeyen ve engel tanımayan sömürgecilik anlayışının da kendi çıkarları uğruna verdiği destek ile SEVR’ de çöp sepetine attıklarımız birer birer önümüze konmaya başlamıştır. Bugün gelinen noktada ki açmazımızın sorumluluğunu ve vicdani vebalini, ülke yönetiminin son 60 yılına imza atan her siyasetçi taşımak zorundadır.
Elimizde kalan son vatan topraklarını düşman işgalinden temizleyerek, bizlere inançlarımızı özgürce yaşadığımız, laik ve çağdaş cumhuriyet anlayışı ile yönetilen bir ülke bırakan Büyük Önder Atatürk’ün emanetine ne yazık ki sahip çıkamadık.
Son 60 yılda ekonomik bağımsızlığını kaybederek İMF’ e mahkûm olan ülkemizin bu hale düşmesinde ki sorumluluğu sadece bu süreçte görev alan iktidar partilerine yıkmak da haksızlık olur. Ülkemiz son 60 yılın hemen hemen tamamında sağ partiler tarafından yönetilmiştir. Sol partiler bir iki koalisyon hükümeti dışında hiçbir zaman iktidar olamamıştır. Bu sol partilerden en köklüsü Atatürk tarafından kurulan CHP’dir ve CHP, 1980 ihtilali sonrası kapatıldığı kısa süre sayılmazsa, son 60 yılın ana muhalefet partisidir.
CHP bu süreçte, rahmetli İsmet İnönü ve rahmetli Bülent Ecevit’in Genel Başkanlık dönemleri dışında muhalefet görevinde de yeterince başarılı olamamıştır. Soysal Demokrat bir Parti olmasına rağmen, parti içi demokrasiyi yerleştiremeyen CHP parti içi hesaplaşmalardan bir türlü kurtulamadığı için, ana muhalefet partisi olmanın avantajını da kullanamamış ve seçmenine güven verememiştir.
Özellikle son dönemlerde parti içi demokrasisi yerine, partiye hâkim olan kurşun delegeye dayalı “ BAYKALİZM” anlayışı, CHP’ ni iktidar alternatifi olmaktan uzaklaştırmıştır. Bir kısım köşe yazarı ve siyaset bilimcisi, ülkemizin içinde bulunduğu ortamda Sayın Baykal’ı hala tek umut olarak görse de, CHP’ ne oy verebilecek seçmen bu görüşe katılmadığını seçimlerde göstermektedir.
Gerçekten de türban krizi ile başlayarak tırmanan son dönemde ki iç gerginlik ortamında, en etkin muhalefeti söylemlerle de olsa Sayın Baykal’ın yaptığı doğrudur. Ne var ki, yaptırım gücü olmayan bir siyasi liderin söylemlerinin hiçbir anlam ifade etmediği de görülmektedir. Siyasetçinin yaptırım gücü TBMM de ki oy oranı ile ilişkilidir. Eğer mecliste yeterli oy gücün yoksa söylemlerin ne kadar iyi olursa olsun boşlukta kalmaya mahkûmdur. Çünkü mecliste tartışmasız oy üstünlüğü bulunan iktidar, siz ne söylerseniz söyleyin tek başına istediği yasayı çıkartabilmektedir.
CHP eğer 22 Temmuz 2007 seçimlerinde % 27–28 oranında oy alabilmiş olsaydı, meclise 200- 250 milletvekili sokabilecek ve mecliste tek partinin mutlak oy üstünlüğü olmayacaktı. Sayın Baykal’ın yaptığı muhalefetin ve söylemlerin de bir anlamı olacaktı. Ülkemiz muhtemelen bugün yaşadığı % 47 oy gücüne dayalı, “ ben her istediğimi yaparım” gerginliğini de yaşamayacaktı. İşte bu nedenle, günümüzde yaşanan endişelerin belki de gözden kaçan en önemli sorumlusu da Sayın Baykal’dır.
Siyaset eğer ülke çıkarları gözetilerek yapılıyorsa, yeri gelince koltukları boşaltma özverisini gösterebilmeyi gerektirir. Üzülerek söylemek gerekirse ülkemizde bu siyasi kültür henüz yerleşmemiştir. Bu özveriyi gösteremeyenlerin başında da Sayın Baykal gelmektedir. Sayın Baykal tüm başarısızlıklara rağmen, partinin önünü tıkamayı inatla sürdürmektedir. Oluşturduğu kendisine biat ( şartsız bağımlı) etmiş kurşun delege yapısı ile hiçbir rakibine fırsat vermemektedir.
Yazımın başında siyaset adına söylediklerini yazdığım, ünlü düşünür ARİSTO, anlaşılan Türkiye’de ki “ siyaset yapmak istemenin de yeterli olmadığı” anlayışını hesaplayamamıştır. CHP’de ki bu çarpık siyaset anlayışı, geçtiğimiz hafta içinde Samsun’ da bir kez daha yaşanmıştır. Altı ay kadar önce parti içi muhalif kanattan Samsun İl Başkanı seçilen Sayın İHSAN KALKAVAN engellendiğini açıklayarak istifa etmiştir. Bana göre değerli dostum Sayın Kalkavan yanlış yapmıştır. Siyaset zorluklara göğüs germe sanatıdır. Kendisine destek veren seçmenine de haksızlık yapmıştır. Görevden alınmayı göze alarak mücadeleyi sürdürmeliydi diye düşünüyorum.
Samsun adına siyasi bir gücün olmadığını ve Samsun’un siyaseten tükendiğini her zaman vurgulayan birisi olarak kentim adına üzülüyorum. Bir yığın sorunla uğraşan Samsun da, siyasi partilerin yerel teşkilatlarının bu sorunlara çözüm arayan veya tavır koyanını göreniniz var mı? En başta da ana muhalefet partisinin yerel teşkilatlarının. Üzülerek söylemek gerekirse, sivil toplum kuruluşları kadar dahi sesleri çıkmayan bu teşkilatların siyaseten varlığından söz edilebilir mi?
VE SÖZÜN ÖZÜ:
Böylesine bir siyasi ortamda önümüze konan ve Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi için Türkiye’ye giydirilmek istenen “ Ilımlı İslam “ elbisesi beni ve inançlarımı rencide ediyor. Ilımlı tarifinin karşıtı “sert - katı hatta zorbalık” demektir. Bu yakıştırma en son din olan dinimize hakarettir. Bunu bir başka din mensuplarının söylemesi ve dayatması ise kabul edilebilecek bir yakıştırma olamaz.
Ne var ki işin asıl acı yanı, son dönemlerde ülkemize uygun görülen bu “ Ilımlı İslam” söylemine, dindarlığı kimseye bırakmayan kesimlerden ve Diyanet İşleri Başkanlığından hiçbir tepkinin gelmemesidir.
İyi haftalar.. 20 Temmuz 2008
SADİ SUBAŞI