Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Ülkemizin Öz Varlıklarını Birer Birer Satıyoruz, Neden

ÜLKE OLARAK ÖZ VARLIKLARIMIZI BİRER BİRER
SATIYORUZ, AMA NEDEN?

Bugün sizlerle Sayın Şükrü Kızılot’tan alıntılar yaparak ülkesini seven hiç kimsenin anlayamadığı bazı konuları paylaşmak istiyorum. Öncelikle belki tanımayanlar vardır diye Sayın Kızılot’u tanıtayım. Sayın Kızılot maliye ve denetçi kökenli bir köşe yazarıdır. Uzun yıllardır yaygın basından Hürriyet’te yazmaktadır.
Mali ve vergi konularında ülkemizin en önemli isimlerinden birisi olan Sayın Kızılot, genellikle vergi kanunlarında olan değişiklikleri yorumlayarak konuyla ilgisi olanlara yol gösteren yazılar yazar. Üslubu çok akıcı olduğu için, vergi gibi kulağa hiç de sıcak gelmeyen konuları dahi, bir hiciv anlayışı içinde çoğu kez de, fıkralarla süsleyip anlatarak okuyucusunu sıkmak bir yana etkiler. Bu arada iyi bir vatansever olarak da, zaman zaman ülke sorunlarına da bu çerçevede önemli yorumlar getirir.
Bu tür bir yazısını da 10 Temmuz Perşembe günü yazdı. Ülkemizin içinde bulunduğu durumu ve toplum olarak nasıl yanıltıldığımızı çok iyi anlatan bu yazıdan söz etmek istiyorum.
Yazısının başlığı “UFAK UFAK GİDİYOR”idi ve yazısına bir fıkra ile başlıyordu. Cezaevinde hastalanan bir mahkûm görevli gardiyan tarafından hastaneye götürülüyor. Bir hafta sonra almaya gittiğinde bakıyor ki mahkûmun bir bacağı kesilmiş. Aynı mahkûm üç ay sonra yine hastalanıyor ve hastaneye yatırılıyor. Bir hafta sonra getirildiğinde bakıyorlar ki diğer bacağı da kesilmiş. Mahkûmun hastalığı 3–4 ay sonra tekrarlıyor. Yine hastane ve bu kez kesilen bir kol. Birkaç ay sonra bir kez daha hastalanıyor ve yine hastaneye yatırılıyor, ancak geri getirildiğinde öteki kolunun da kesildiği görülüyor. Aynı mahkûm bir süre sonra yine hastalanıyor, ama görevli gardiyan bu kez hastaneye götürmemekte direniyor. Derken hasta ağırlaşıyor ve konu cezaevi müdürüne yansıyor. Müdür,“ Baksana adamın durumu kötü, neden hastaneye götürmüyorsun” diye gardiyana çıkışıyor. Gardiyanın cevabı, ” müdürüm durum bildiğin gibi değil, bu adam yeni bir metotla ufak ufak cezaevinden tüyüyor” oluyor.
Sayın Kızılot bu fıkradan sonra, hangisini sıralayalım o kadar çok ki diyerek, Tüpraş, Petkim, Telekom, Erdemir, Tekel, Çimento Fabrikaları, Limanlar, Kamu Arazilerinin birer birer elimizden çıktığını yazıyor. Bunlar gibi birçok gidenin yanında, gidecekler de sırada” diyor ve soruyor, NEDEN?
Cevabını yine kendisi veriyor.
BORÇLARIMIZ ÖDENECEKTİ.
Bırakın borçlarımızın ödenmesini, ülkemizin 2002 de 222
milyar dolar olan iç ve dış borç toplamı, 2002–2008
döneminde iki katından fazla artarak 490 milyar dolara ulaştı.
Oysa bu satışlardan gelen paralar ile 217 milyar doları iç, 263
milyar doları dışarıya olan bu borçlarımız ödenecekti.
İŞSİZLİK SORUNU GİDERİLECEKTİ.
Tam aksine, işsizlik azalmak yerine son 20 yılın en üst
seviyesine çıktı.
DIŞ TİCARET AÇIĞI KAPATILACAKTI.
Oysa 1984 de 3 milyar dolar olan dış ticaret açığımız, son 25
yılın en yüksek seviyesine çıkarak 2008 de 65 milyar dolara
ulaştı. Dış ticaretimiz artarken, ithalattaki patlama ile açık
tavan yaptı.
KAPÜTÜLASYON DÖNEMİ BAŞLADI.
Türkiye’ye getirdikleri paraya Dünya’nın en yüksek getirisini
sağlayan yabancı yatırımcılar, Mayıs 2006 da ayaklanarak
Hazine Bonosu ve Devlet Tahvili faizi ile birlikte borsa
kazançlarında stopajın sıfırlanmasını, yani kapitülasyon
istediler. Temmuz 2006 da sıcak para kaçmasın diye istekleri
kabul edildi ve milyarlarca dolar gelirden vaz geçilerek vergi
sıfırlandı.
CARİ İŞLEMLER AÇIĞI AZALTILACAKTI.
2008 yılı sonunda, Türkiye son 20 yıl içinde ilk kez 7 yıl üst
üste cari işlem açığı vermiş olacak. 2002 de 0,6 milyar dolar
olan açığın, 2008 sonunda 51 milyar dolar olarak
gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.
DOĞRUDAN YABANCI SERMAYE GİRİŞİ ARTACAKTI.
Tam tersine, geçen yılın aynı dönemine göre % 45 geriledi.
ENFLASYON HEDEFİ ŞAŞTI.
2008 de enflasyon tırmanışa geçerek, bu oranlar ÜFE de %
17.3 e, TÜFE de % 10.61 e ulaştı.
İŞYERİ SAYISI VE İSTİHDAM ARTACAKTI.
Yatırım yapılmadığı için bırakın yeni işyerleri açılmasını, kapanan işyeri sayısı geçen yılın aynı dönemine göre % 100 arttı.

Sonuçta yabancılardan alınan vergiler sıfırlanırken, halkımıza uygulanan vergiler uçtu. Yüksek faizlerle oluşan paralarda yurt dışına çıktı. Peki, bütün bunları biz neden yaptık, daha doğrusu yüksek gelir sağlayan, bir kısmı da stratejik önemi büyük bu güzelim tesisleri, fabrikaları, arsaları, limanları neden sattık ve de satmaya devam ediyoruz? NEDEN? NEDEN? NEDEN?
Neden bir yığın insanımızı daha işsiz bırakarak iç huzuru bozduk? Neden halkımızı daha da fakirleştirerek, çuval çuval kömür ve gıda maddesi dilenmeye mahkûm ettik? Yüksek faizler vererek neden ülkemizi yabancılara soydurduk? Bu yüksek faizlerle gelen sıcak paranın bir gün kuş gibi uçup gideceğini ve ülkeyi karmaşa ortamına sokacağını neden göremedik veya görmedik?
Bunun gerçek nedenini aklı eren herkes biliyor ve görüyor, ama kimsenin bunları söylemeye dili varmıyor. Üzülerek söylemek gerekirse ülkemizin çıkarlarını koruyanların, ulusal değerlerimize sahip çıkanların suçlu ilan edildiği bir döneme girdik.
Bu ülke üzerinde ince hesabı olanların kurguladıkları oyunlarla, gözü dönmüş, gözünü para bürümüş yerli işbirlikçilerini de kullanarak ülkemizi bir yerlere sürüklediklerini neden göremiyoruz?
En iyisi, günümüz de yaşananları özetleyecek bir fıkra ile yazımı sonlandırayım.
Köyün ağası yanına marabasını da alarak alışveriş yapmak üzere şehre gider. Alış veriş sonrası ağa atın üzerinde, maraba da yanında yürüyerek köye dönmektedirler. Hava sıcak mı sıcaktır. Ağanın keyfi yerinde, maraba ise yorgunluk ve sıcaktan dolayı oflamaktadır.
Ağanın canı biraz eğlenmek ister. Marabaya, “görüyorum ki yoruldun. Biraz da ata sen binmek ister misin” diye sorar? Evet cevabını alan ağa, “ama der, bunun için yolun üzerinde ki hayvan dışkısını göstererek bunu yemen gerekecek”. Yorgunluktan canı burnuna gelen maraba çöker ve hayvan dışkısını yer. Ağa attan iner, maraba ata biner. Marabanın keyfi yerine gelir. Ağa da bir süre marabayla dalgasını geçerek yürür. Ama yürümeye pek alışkın olmayan ağa sonunda pes eder ve marabaya, “in artık ben bineceğim” der. Maraba, “olur ama şu önümüzde duran dışkıyı yersen inerim” der. Ağadır, olur mu öyle şey? Yürümeyi yeğler.
Ancak köye az bir yol kalmıştır. Kendisi yürürken maraba atın üstünde köye girerlerse başına gelecekler ağanın aklına gelir ve marabaya yeniden, ”yeter in artık aşağıya, ben bineceğim” der. Ama maraba şartını tekrarlar. Ağa çaresiz eğilir ve zoraki de olsa dışkıyı yer ve atına kavuşur.
Artık köye girmektedirler. Ağa kendi kendine konuşmaya başlar. Ben köyden çıkarken atın üstündeydim maraba yürüyordu. Girerken de ben yine attayım maraba yürüyor, o halde bu .. oku ben niye yedim?
Sahi, biz altın yumurtlayan bu canım tesisleri neden sattık?
Biz hala duymamaya, görmemeye ve uyumaya devam edelim. İyi haftalar.. 13 Temmuz 2008
SADİ SUBAŞI