SİYASALLAŞAN KURUMLAR VE BİR SİYASİ ANALİZ.
Ülkemizde demokratik rejime geçişin ilk denemelerinin Osmanlı dönemlerinde ki batlılaşama hareketi ile paralellik gösterdiği söylenebilir. Ancak gerçek anlamda demokratik sistemin başlangıcını 1920 de Cumhuriyetin ilanına dayandırırsak geçmişinin henüz 100 yıl dahi olmadığını görürüz. Çağdaş demokrasilerin en temel direği, dinle devlet düzeninin ayrılığı prensibine dayandırılmıştır. Başta Avrupa olmak üzere dünya, bu noktaya yüzyıllar süren din kavgalarının deneyimini yaşayarak ulaşmıştır.
Ülkemiz geride kalan sürede henüz bu demokrasi kültürünü yeterince içine sindirememiştir. Özellikle çok partili sisteme geçişimiz ile hızlanan ve adeta seçim kazanmanın ilk kuralı olarak algılanan dinin ve inançların sömürülmesi olayı sonunda, toplumumuzu inanlar ve inanmayanlar olarak kamplara ayrıştırmış ve bu anlayış tarzı, inançları acımasızca kullanan sağ partilere haksız rekabet ortamı sağlamıştır.
Çağdaş demokrasilerin olmazsa olmazı olan laik uygulamaları gerçek demokrasi adına savunan partiler, neredeyse din karşıtı gibi gösterilerek büyük bir haksızlığa uğratılmıştır. Bu zan altında bırakılış ve sağ partilerin de din faktörünü her ortamda kullanması, % 98’i Müslüman olan ülkemizde sol partilerin önünü tıkamıştır.
Merkez sağ partiler yıllarca laik düzenden yana oldukları halde, dini en büyük seçim malzemesi olarak kullanmışlar ve topluma dinini öğretmek gibi çok masumane amaçlara dayandırarak din adamı yetiştirecek okullar açma yarışına girmişlerdir. Sonun da bu okullar ve denetimden uzak, tarikatların desteklediği dini eğitim verdiğini söyleyen kurslar laik ve çağdaş düzene karşı olan bir kadro yaratmıştır.
Bu oluşum bir anda, dini siyasi bir silah olarak kullanma işini merkez sağ partilerden çok daha iyi beceren ve halka çok daha açık anlatan, din eksenli partileri rakipsiz hale getirmiştir. Böylece din faktörünü kaptıran merkez sağ partiler de yok olmuşlardır.
İşte bu nedenle, günümüzde yaşanan siyasi krizlerin ve Laik ve Çağdaş Cumhuriyet adına duyulan endişelerin en büyük sorumlusu, 1950 den itibaren toplumun inançlarını siyasi çıkarlarına alet eden ve bunu her geçen dönem artırarak sürdüren merkez sağ partilerdir.
Bir yanda AB girme iddiasında olan, diğer yandan laik ve çağdaş düzenle inatlaşan bu günkü yönetim anlayışı, ülkemizin çok önemli anayasal kurumlarına da zarar vermeye başlamıştır. Anayasamızın değiştirilemez maddeleri olarak belirlenmiş olan, Türkiye’nin “Laik ve Çağdaş Hukuk Devletidir” ilkesini koruma görevi verilmiş bulunan başta, ANAYASA MAHKEMESİ olmak üzere TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ ve diğer anayasal kuruluşlar görevleri gereği zaman zaman siyasete müdahale etmek zorunda bırakılmışlardır.
Bu kuruluşların anayasal görevlerini yapmalarına dahi tahammül gösteremeyen bir siyasi yapılanmanın oluşması ile diğer kurumlar da olayın içine çekilmeye başlamıştır. İşin boyutları, işine gelmeyen veya önünde engel görülen anayasal kuruluşların yıpratılmasına kadar vardırılmıştır.
Bir yandan anayasamızın değiştirilemez kurallarına kadar uzanan anayasa değişikliğine gitme eğilimleri, diğer yanda “daha çok özgürlük, daha çok demokrasi” gibi masum gerekçeleri kullanan 2. cumhuriyetçiler, herkesten çok demokrat kesilen kimi aydınlar! Ve kalemlerini çıkar çevrelerinin emrine vermiş yazarçizer takımının verdiği gazla, ülkemiz önümüzde ki aylarda yeni sürtüşme ve gerilimlere sahne olacak gibi gözükmektedir.
Cumhurbaşkanlığı gibi meclisin ve hükümetlerin icraatlarının denetim organı olan “CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMINI” dahi hiçbir uzlaşma zemini aramadan, salt meclisteki sayısal gücü ile belirleyen siyasi anlayışın, eğer yine geniş toplumsal uzlaşma zeminini yaratmadan, aynı sayısal güç ve bulunacak sıra dışı desteklerle, bir “ANAYASA” değişikliğine gitmeyi denemesi, ülkemiz adına yaşanan rejim endişelerini çok ciddi boyutlara taşıyacaktır.
Bu değişikliklerde, Laik ve Çağdaş Hukuk Devleti yapısının en önemli kuruluşlarını ( Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Yüksek Yargı Organları gibi) iktidarın güdümüne sokacak uygulamaların yer alması halinde bunun anlamı, totaliter bir rejime ortam hazırlanması olarak değerlendirilecektir. Aslında henüz böyle bir değişikliğin yapılmadığı günümüzde dahi, zorlamaya dayalı bu tür uygulamaların yapılıyor olması, olası Anayasa değişikliği açısından endişe yaratmaktadır.
Sanıyorum bu nedenle olsa gerek, TBMM Başkanı Sayın Köksal Toptan’da Anayasa değişikliğini yapmak üzere TBMM dışında bir yapının oluşturulmasını önermektedir. Umarım Anayasa değişikliği konusunda ortak akıl ve geniş bir uzlaşma ortamı sağlanır ve günümüze uygun bir düzenlemeye gidilir.
YENİ REKTÖRÜMÜZ SAMSUNUMUZA HAYIRLI OLSUN.
Aylardır merakla beklenen yeni rektör atamaları geçen hafta içersinde açıklandı. YÖK ve Sayın Cumhurbaşkanı büyük bir uyum içersinde, laik ve çağdaş düzenin yılmaz savunucusu rektör adayları başta olmak üzere, iktidara yakın olmayan tüm adayları oy sırasına bakmaksızın devre dışı bıraktı. Aslında bu beklenen sonuçtu.
Bir haber ajansının resmi açıklamadan, önce Ondokuzmayıs Üniversitesi Rektörü olarak Sayın Prof. Dr. Murat Aydın’ın atandığını açıklaması birçok kesimi, hatta yazılı basının bir kısmını da fena halde yanılttı. Daha ilk andan itibaren Sayın Cumhurbaşkanı’nın böyle bir atamayı yapmayacağına inanan birisi olarak haklı çıktım. Bu bir anlam da geçen dönemin hesaplaşmasıydı ve geçen dönem de en çok oy alanın atanmadığı hatırlandığında, böyle bir atamaya da hiç kimsenin diyeceği bir şey olamazdı. Tercih açısından bakıldığında, Sayın Ahmet Necdet Sezer’in uyguladığı kıstasta, Laik ve Çağdaş Hukuk Devleti anlayışına öncelik verildiği görülür.
Bugün yapılan tercihlerde ise, Laik ve Çağdaş düzen anlayışına uygunluğun ön şart olmadığı bilindiğine göre, atamalar şaşırtıcı değildir ve yukarıda yazdıklarımla birlikte değerlendirilmelidir.
Artık bunları konuşmanın zamanı değildir. Samsunluların kendi çabaları ile bugüne kadar yarattığı tek ve en büyük kuruluş Ondokuzmayıs Üniversitesidir. Üniversitemiz biz Samsunluların göz bebeğidir. Üzülerek söylemek gerekirse, Samsunlular olarak üniversitemize yeterince destek verebildiğimiz söylenemez. Bunu Samsun’un her geçen gün daralan ekonomik yapısı ile açıklayabiliriz. Üniversitemiz adına da söylenecek en büyük eksiklik, bugüne kadar bir türlü kent ile bütünleşmenin sağlanamamış olmasıdır.
Önümüzde yeni başlayan bir dönem vardır. Uygulanacak yönetim tarzını görmeden ön yargılı davranmamak gerekir. Sayın Bernay’ın rektörlük döneminde hiçbir öğrenci olayının yaşanmamış olması ile öğrencilerin çeşitli fikir ve kültür- spor kulüpleri kurarak sosyal faaliyetlere ağırlık vermelerine olanak yaratılması çağdaş üniversite anlamında önemli gelişmelerdir.
Bir Samsunlu olarak dileğim ve beklentim, üniversitemizin çok daha iyi seviyeye getirilmesidir. Samsun, Laik ve Çağdaş Hukuk düzenine bağlı Türkiye Cumhuriyeti’nin simge kentlerinden birisidir. Bu gerçeği göz ardı etmeden ve Üniversitemiz de laik ve çağdaş ilkelerden uzaklaşmadan yaratılacak her güzelliği alkışlamak biz Samsunlular için görev olacaktır.
Çok önemli ve bir o kadar da onurlu bir göreve atanan Ondokuzmayıs Üniversitesi Rektör’ü Sayın Prof. Dr. Hüseyin Akan’a ve ekibine başarılar diliyor, görev süresini tamamlayan Sayın Prof. Dr. Ferit Bernay’a ve ekibine de teşekkürlerimizi sunuyorum. İyi haftalar… 10 Ağustos 2008
SADİ SUBAŞI