Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Kuralların ve Yasaların Yer, Yer Dışlandığı Türkiye Nereye Koşuyor.

KURALLARIN VE YASALARIN YER YER DIŞLANDIĞI
TÜRKİYE NEREYE KOŞUYOR?

Toplumların dostça ve huzur içersinde bir yaşam sürdürmeleri için bir takım kurallar konmuştur. Bu kuralların bir kısmı yasalarla belirlenmiş olan yazılı kurallardır. Bir kısmı ise, her toplumun kültürel ve geleneksel yapısına göre oluşmuş yazılı olmayan kurallardır.
Toplumların çağdaşlığı bu kuralların işlerliği ile orantılıdır. Mustafa Kemal Atatürk, kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne çağdaş dünyayı hedef göstermiş ve bu yönde çok hızlı ve köklü devrim yasalarını da yürürlüğe koymuştur. Gerçektende bu yolda hızlı bir gelişim içinde olan Türkiye’de, zaman içinde her şey tersine dönmüştür.
Türkiye’de 1980 İhtilali sonrası oluşan olağanüstü dönemle birlikte, etik ve yasal kurallar ciddi şekilde aşındırılmıştır. Şöyle geriye dönerek o günleri ve o günlerden bugüne kadar geçen süreçte nelerin nasıl yok edildiğini hatırlarsak, hızla çağdaş dünyadan koptuğumuzu da rahatça görebiliriz.
Bakalım bu süreçte neler olmuş?
Ülke yönetimini yurt dışında yetişmiş genç prensler ele geçirdi ve toplumun o güne kadar sahip çıktığı değerler birer bir yok edildi.
“Bir kere delmekle bir şey olmaz” diye başlayan uygulamalar, sonunda “ANAYASAYI TANIMAMA” alışkanlığına kadar vardırıldı.
Devletin olanakları aile fertlerine kazanç kapısı haline getirilmeye başladı. Açılan bu yol, günümüzde iyice rayından çıkmış ve henüz rüştünü dahi ispat etmemiş veliahtlardan süper işadamları yaratılırken, neredeyse ülke yönetiminde ki tüm siyasetçilerin çocukları çıkartılan özel avantaj yasaları ile ayrıcalıklı uzman tüccar oldu.
“Rüşvetin belgesi mi olur?” Deyimi, sonunda rüşvetin hediye olarak yorumlanıp suç olmaktan çıkarılmasına kadar vardırıldı.
Bir zamanlar Devleti temsil ettiğine inanılan valiler, siyasetçilerin siyasi görevlileri haline geldi.
Ülke çıkarlarını savunmak suç haline getirilir ve adi suçlularla aynı potada yargılanırken, ülkenin öz kaynaklarını parselleyenler ve insanların yardımlaşma duygularını kötüye kullanarak malı götürenler itibar görmeye başladı.
Yatırım için kullanılarak yeni iş alanları yaratılması gereken kaynaklarımız, yardım adı altında dağıtılarak insanlarımız çalışarak alın teri ile kazanmak yerine, tembelliğe alıştırıldı.
Yatırımların durma noktasına gelmesi ve iş alanlarının daralması sonucu, ülkede ki işsizlik oranı tüm dönemlerin üzerine çıktı.
Köylü üretimden caydırıldı, köyler boşaldı. Kentler, “Köy-Kent” haline geldi. Toplum üreten değil, temel gıda maddelerini dahi dışardan alan, karşılığını da dışardan alınan borç paralarla ödeyen bir ülke haline getirildi.
Toplumda ki fakirlik sınırında olan insan sayısı hızla artarken, ahlaki sorunlarda da patlama yaşanmaya başladı. Çeşit çeşit tecavüz olayları gazetelerde manşet olurken, kameralı şantajlı seks ilişkileri ilköğretim okulları seviyesine kadar indi.
Ülke de çağdaşlığın simgesi olan tüm etik değerler yerle bir olup toplum hızla çağ dışı bir yaşam biçimine doğru kayarken, üzülerek söylemek gerekirse, toplumun çoğunluğu da dizilerin esiri haline getirilip gerçeklerden uzaklaştırıldı.
Toplumsal saygı ve sevgi büyük bir aşınmaya uğradı. Toplum da müthiş bir gerginlik yaşanmaya başladı. Kimsenin kimseye söz söyleyecek cesareti kalmadı. En ufak tartışma kanlı çatışmayla sonlanır oldu.
Okullarda ki şiddet olayları önlenemez hale geldi.
Siyasetin vebası olan “Biat sistemi”, umut kapısı ana muhalefet partisini dahi bitirme noktasına getirdi.
Demokrasilerin ana öğesi olan siyasi partilere girmek, oralarda ülke çıkarları için politika üretmek için namuslu ve kariyerli olma kuralı geçerliliğini yitirdi ve yerini lider sultalarının çıkar ve beklentilerine biat edebilme kuralına terk etti.
Ne oldu da sayısını daha da artırabileceğiz bu olaylar alışkanlık haline geldi? Bu işin sonu nereye varacak? Bunları irdelemek ve çözüm yollarını üretmek çabasında olması gereken siyasetçilerin, toplumu daha da gerecek ve zıtlaşmaları tırmandıracak bir tutum sergilemeleri endişeleri artırmaktadır.
Aslında bu durumu çok iyi anlatan, “Balık baştan kokar” diye bir özdeyişimiz vardır. Üzülerek söylemek gerekirse, bu ülkeyi çok daha iyi ortama taşımak üzere görev alan siyasetçilerimizin, “Dün dündür, bugün bugündür” söylemleri ile başlayan toplumu hafife alma anlayışı, “ Benim vatandaşım işini bilir” söylemleri ile toplumların baş düşmanı olan rüşveti suç olmaktan çıkartma anlayışına kadar vardırıldı.
Günümüz siyasetçileri ile bu söylemler bir adım daha öteye taşınarak, aile boyu devlet olanaklarının kullanımı kokusuzca savunulur hale getirildi.
Çağdaş demokrasilerin uygulandığı hiçbir ülkede böylesine yasa ve ahlak dışı uygulamalara göz yumulmaz ve denetim organları böylesine devre dışı bırakılmaz. Bu tür uygulamalar ancak 18. ve 19. yüzyılın sömürgelerinde yaşanmıştır.
Toplumun bir an önce tüm kesimleri ile bu kötü gidişe dur demesi gerekmektedir. Ne var ki, bugünkü siyasi yapılanma da bu da çok kolay gözükmemektedir. İktidarın bu konuda önlem almaya gerek duyan bir yaklaşımı gözükmemektedir. Muhalefetin ise böylesine bir kötüye gidişi denetleyecek gücü yoktur.
Görev, bu ülkenin çıkar beklentisi içersinde olmayan gerçek aydınlarına düşmektedir. Çıkış yolu, ülkesini seven aydınlarımızın dağınıklıktan ve kavram kargaşasından sıyrılıp, kendi iç dinamikleriyle toplumu bilinçlendirmesinden geçmektedir.
O halde zaman, el ele vermenin ve sorumluluk üstlenmenin zamanıdır. Hiçbir aydının “Bu ülkeye bir şey olmaz” gibi bir safsataya sığınma hakkı yoktur.
Her şeyini kaybettiği bir anda silkinip dünyayı şaşırtan Kurtuluş Mücadelesini” veren bu milletin, bu sıkıntılı durumu da aşacağına olan inancımı yineleyerek iyi ve sağlıklı bir hafta diliyorum. 15 Şubat 2009

SADİ SUBAŞI

Önemli not; Geçen hafta yazdığım köşe yazımdan dolayı bazı dostlarımın kırıldığı ve üzüldüğü bilgileri bana iletiliyor. Bu değerli dostlarıma bu yazdıklarım yanlış mı? Diye soruyorum. Yanlış desinler özür dilemeye hazırım. Ama onlardan da, ne şekilde gelmiş olurlarsa olsunlar, sahip oldukları konumun hakkını vermelerini ve yanlışlar karşısında dik durmalarını beklemenin de, bu partiye umut bağlayanların en doğal hakkı olduğunu unutmasınlar.
Çünkü bu ülke ayağımızın altından kayarken, oralarda olup da, partilerinin tarihsel misyonlarına ihanet edenlerine karşı suskun kalma hakları olamayacağını, bir kez daha yineliyorum.
Zaman dostların üzülme zamanı değil. Zaman yanlışların önünü kesme zamanıdır.