Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Bu Ülkeye Sahip Çıkmak Hepimizin Görevidir.

BU ÜLKEYE SAHİP ÇIKMAK HEPİMİZİN GÖREVİDİR.

Son dönemlerde yaşadığımız ve tanık olduğumuz olaylar bu ülkeyi seven herkesin kafasını karıştırıyor. Bu ülke üzerinde oynanan oyunların nereye kadar varacağı konusu insanı ürkütüyor.
Öylesine bir coğrafya da yaşıyoruz ki, dünya üzerinde neredeyse tüm komşuları tarafından tehdit altına alınmış Türkiye dışında bir başka ülke var mı? Bilmiyorum. Bunu sadece sahip olduğumuz coğrafyaya bağlayarak geçiştirmek de ne kadar doğru olur? Onu da doğrusu çözemiyorum. Ama çok iyi gözlemlediğim bir şey var ki, o da Atatürk’ten sonra bu ülkenin iyi yönetilemediği gerçeğidir.
Üzülerek söylemek gerekirse, Türklerin elinde kalan bu son Vatan Toprağı üzerinde Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini, O’nun koyduğu ilkeler doğrultusunda yönetme basiretini gösteremedik.
Dış ilişkilerimizi, onurlu ve devamlılık arz eden ilkelerden kopardık. 1950’ler de başlayan borçlanarak kalkınma modeli ile geçen süreçte ekonomik bağımsızlığımızı kaybettik ve özellikle Amerika ile onun güdümünde ki kurumlarının kıskacına girdik. Başta Amerika olmak üzere yabancı ülkelerin dayatmaları ile dış politikalarda yaptığımız hatalı tercihler sonucunda neredeyse tüm komşu ülkelerle sorunlu hale düştük.
Tabii, içine düştüğümüz bu karmaşık durumda etkisi olan önemli tarihi bir gerçeği de gözden kaçırmamamız gerekmektedir. Bunu biraz açarak değerlendirmenize sunmak istiyorum.
Bilindiği gibi Orta Asya’dan çıkarak kollar halinde başka coğrafyalara doğru yayılmaya başlayan Türkler, 1071 de Malazgirt’ten Anadolu’ya girerler. Türklerin Anadolu’da hızla büyümesi, sonunda bir Dünya İmparatorluğu olan Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanır. Türklerin Anadolu’ya girdiği 1071 den itibaren Avrupa bunu kabullenemez ve her fırsatta Türkleri bu coğrafyadan kovmayı kendine asli görev kabul eder. Haçlı seferleri bunun en büyük göstergesidir.
Bu tepki ve korkunun altında yatan en büyük neden ise, Türklerin savaşçı bir millet olmalarının yanında İslam dinini seçmiş olmasıdır. Bu endişelerinde de ne kadar haklı olduklarını zaman göstermiştir. Çünkü İslam dinini gerçek anlamda dünyaya yaygınlaştıranlar Türkler olmuştur. Osmanlı Devleti engin hoşgörü temelleri üzerine kurduğu Osmanlı İmparatorluğu ile egemenliğine aldığı Ortadoğu, Afrika ve Avrupa’nın bir bölümünde Müslümanlığın hızla tanınması ve yaygınlaşmasını sağlamıştır.
Türklere karşı oluşan bu tepki sonunda, neredeyse tüm Avrupa’yı tek ortak düşman, “Türkler” hedefinde birleştirmiştir. Koskoca İmparatorluk bir yandan büyümenin getirdiği yönetim zaafları, diğer yandan dış entrikalar sonucunda parçalanmıştır.
1. Dünya Savaşı sonrası elde kalan son Vatan Toprağı Anadolu’yu da işgal ederek Türkleri dar bir alana hapsetmek amacını güden Avrupa, tam hedefine ulaşma noktasına geldiğinde karşılarında bu kez de ileride asrın lideri olarak tanımlanacak Mustafa Kemal Atatürk’ü bulur. Mustafa Kemal Dünyayı şaşkınlığa uğratan Kurtuluş Savaşı sonrası son Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurar. Artık Avrupa’nın hedefinde ki Devlet Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Bugün Avrupa Birliği’ne ( AB) girmemiz konusunda çıkartılan güçlüklerin asıl nedeni de budur. Bunu da hiç saklamadan hem Fransa, hem de Almanya Devlet Başkanları açık açık söylemektedirler. Komşu ülkelerle olan ilişkilerimizin bozulmasında da, düzeltilememesinde de bu topraklar üzerinde hesabı olan dış güçlerin yoğun çabası yok sayılamaz. Ama bu konuda olması gereken dış politika devamlılığını bir türlü sağlayamayan ülkemizi yönetenlerin beceriksizliklerini de göz ardı edemeyiz.
Üzülerek söylemek gerekirse, 1919 da başlayan bir mucize ile yok olma tehlikesini atlatan ülkemiz, bugün başka yöntemlerle zor bir döneme sokulmuş bulunmaktadır.
Bir yanda Güney Doğu Anadolu Bölgemiz de körüklenen etnik ayaklanma ve oluşturulmaya çalışılan Kürt Devleti, diğer yanda dış güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda abartarak yarattıkları “Ermeni Soykırımı” senaryoları ile Kuzey Doğudan başlayarak, Doğu ve Güney Doğu Anadolu sınırlarımız barut fıçısına dönmüş bulunmaktadır.
Diğer yanda ise zengin yeraltı kaynaklarımızı değerlendirmemizi engelleyen gizli güçler ülkemizi ekonomik dar boğaza sokmuştur. Hemen yanı başımızda petrolün fışkırdığı bir coğrafya da olmamıza rağmen, hala bizi düzlüğe çıkartacak bir petrole sahip olamayışımız düşündürücüdür.
Oysa doğu ve güneydoğumuzda yabancı şirketlerce yapılan sondajlarda çok güçlü rezervlere sahip petrol bulunduğu, ancak bu kuyuların kapatıldığı iddiaları her geçen gün artmaktadır. Hemen her gün bir başka önemli ve geleceğin yakıtı olarak adlandırılan Bor Madeninin de özelleştirme yolu ile elimizden çıkacağı konuşulmaktadır.
Bunlar olup biterken iç dünyamızda ise, iç barışı çok ciddi şekilde zedeleyen ve ne olduğu tam anlaşılamayan bir soruşturma sürdürülmektedir. İki yıla yaklaşan bir sürece ulaşan gözaltı ve tutuklamalarda henüz yargılamanın başlamaması, telefon dinlemeleri ile oluşan tedirginlik ve korku, toplumsal yaşamı allak bullak etmiştir.
Askeri alan olarak ayrılan ve sivillerin girilebilmesi imkânsız olan alanlarda toprağa gelişigüzel gömülmüş silah ve mermiler bulunması ne anlama gelmektedir? Genel Kurmay Başkanlığı’nın suskunluğu nedendir?
Cuma günü Vatan Gazetesi’nde ki köşe yazısında bu konuya değinen Necati Doğru, Genel Kurmay Başkanı’na şöyle sesleniyordu. “ Bu silahlar ordudan mı çalınmıştır? Bu alanlara nasıl gömülmüştür? Bundan ordunun nasıl haberi olmamıştır?” Yoksa ”Ülkenin meşru güçleri devre dışı bırakılarak bir işgale uğraması halinde, ülke savunmasını yapmak üzere belirli yerlerde saklanmış silahlar mıdır?” Bunun en somut örneklerinden birisi Fransa’nın Almanlar tarafından işgali sırasında yaşanmış ve Fransız vatanseverleri ülkelerinin işgaline direnerek Almanları durdurmayı başarmışlardır.
Öyleyse, “Bunların ortaya çıkartılmasına nasıl izin veriliyor?” Gerçekten de bu konunun açıklığa kavuşturulması zorunlu hale gelmiştir. Bulunan bu silahların bir darbe ortamı hazırlamak üzere olay çıkartılması amacı ile gömüldüğü savı çok inandırıcı gelmiyor. Bu senaryo ordunun bilgisi dâhilinde olsa, ordu bu silahların kendi bölgesinde aranmasına izin verir mi? Bu ülkede darbelerin artık çözüm olamayacağı da herkes tarafından, başta da askerler tarafından kabul edilmektedir.
Evet, bir karmaşadır gidiyor. Devleti soyanlar, banka hortumcuları, ihale cambazları, belediye kaynaklarını ahbap çavuş ilişkileri ile çarçur edenler, insanlarımızın yardım duygularını sömürerek onları dolandıran, siyaset bezirgânları ve Alman Mahkemelerince mahkûm edilen “Deniz Feneri Derneğinin” Türkiye’de ki yöneticileri, ellerini kollarını sallayarak gezerken, ülkesini savunan, ulusal değerlere sahip çıkan çok sayıda gazeteci, bilim adamı, işadamı gibi saygın insan gözaltına alınıp tutuklanıyor.
Artık bırakın Barolar Birliği’nin tavrını, bu güne kadar hep en anlayışlı davranmış sergilemiş olan Yargıtay Onursal Başkanı Sayın Bekir Sami Selçuk gibi hukukçuların ve en son da Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç’ın geçen hafta sonu yaptığı açıklamalar, bu soruşturmanın hukuk kurallarına uyarak yapılmadığı ve siyasallaştığı endişelerini artırmıştır.
Ülkemiz üzerinde oynanan oyunları ve Amerika’nın doymak bilmeyen çıkar hesapları ile uygulamaya koyduğu Büyük Ortadoğu Projesini hatırlayınca, acaba bu olaylara bu pencereden de bakmak gerekmez mi?
Tanrı bu ülkeye her şeyi vermiş. Bunun kıymetini bilmek zorundayız. Atatürk’ün bize emanet ettiği Laik ve Çağdaş Cumhuriyete sahip çıkmak zorundayız. Bu bizim belki de son şansımız. Onun için Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün daha o günlerden adeta bugün yaşananları görerek yaptığı uyarıları hatırlamamız gerekir diye düşünüyorum.
Atatürk’ün “GENÇLİĞE SESLENİŞİNİ” çocuklarımızın odalarına büyütüp asmamız ve onu her gün okumalarını sağlamamız kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu ülkenin nasıl son anda kurtarıldığını en güzel anlatan “NUTUK” çocuklarımıza mutlaka okutulmalıdır.
Gelin bu ibret dolu seslenişi, “Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi’ni” hep birlikte okuyalım.
EY TÜRK GENÇLİĞİ!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır.
Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!
Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr- ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret damarlarında ki asil kanda mevcuttur. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

İyi haftalar.. 26 Nisan 2009
SADİ SUBAŞI