Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Kürt Açılımı Ülkemizi Bölünmeye Götürecek Yeni Bir Oyun Olmasın.

KÜRT AÇILIMI BÖLÜNMENİN YOLUNU AÇAN
YENİ BİR OYUN OLMASIN!

Son yirmibeş yılda otuzbin insanını kanlı teröre kurban vermiş, yüzbinlerce işsiz insanına iş olanağı yaratacak maddi kaynaklarını bu teröre harcamış bir ülkede, bu terörün durdurulmasına kim karşı çıkabilir ki?
İşte böyle bir ortamda siyasi iktidarın ortaya attığı “KÜRT AÇILIMI” projesi, başta muhalefet partileri tarafından olmak üzere, en azından ülkemizin bir yarısı tarafından inandırıcı bulunmadığı için destek görmüyor. Hatta tepki alıyor ve vatana ihanet suçlamaları ortalıkta uçuşuyor.
Hükümet temsilcileri son günlerde başlangıçta ki dayatmacı üsluplarını değiştirip, daha inandırıcı olma çabasıyla yeni söylemler geliştiriyorlar. Hatta işi, “Muhalefet partilerini kastederek, onlar gelmezse bu işin çözümü için gerekirse biz ayaklarına gideriz” diyecek kadar yumuşatıyorlar ve bu konuda ne kadar istekli olduklarını gösteriyorlar.
Peki, neden oluşuyor bu çelişki? İşin özü de burada yatıyor. Çünkü karşı çıkanların hemen hepsinin dayanağı, bu projenin dış kaynaklı bir dayatma olduğu noktasında oluşan ortak kanı.
Amerika’nın yeni Devlet Başkanı Obama’nın seçildikten kısa bir süre sonra ilk dış seyahatini Türkiye’ye yapması ve Türkiye’de verdiği mesajlar, bu konuda ki değerlendirmelerin odağını oluşturuyor. Bu ani ziyaret bir yerde, “Düğün değil, bayram değil eniştem beni niye öptü?” özdeyişini çağrıştırıyor ve bu projenin bizden çok başkalarının çıkarları ve beklentilerine hizmet edecekmiş izlenimlerini güçlendiriyor.
Amerika’nın Irak işgali ile başlayan Büyük Orta Doğu Projesi’ni gerçekleştirme yolunda ki sınır tanımaz girişimleri düşünülünce ve Irak topraklarında oluşturulan Kürt Devleti gerçeği de göz önüne alınınca, orta da yeni bir senaryonun olduğu kuşkuları artıyor.
Amerika’nın Orta Doğu’da ki petrol yataklarını kontrol etmek isteği ile bu bölgede kendi güdümünde, güçlü olmayan bir Kürt Devletini kurma isteği yıllardır bilinen bir şey. Bunun Türkiye, Irak ve Suriye topraklarının da bir bölümünü içine alması ile bu bölgede ki Kürtlerin talepleri de yerine getirilmiş olacaktır.
Bence Kürt Açılımı Projesi’nin gerçekleşmesinin önünde ki en büyük engel, PKK ve onlarla birlikte hareket eden DTP ve bölgedeki terörden beslenen çıkarcılardır. DTP Genel Başkanı ve diğer sözcüleri, açık açık çözümün İmralı’da ki kanlı katil terörist başı olmaksızın çözülemeyeceğini söyleyerek, adeta koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devletine meydan okumaktadırlar.
Dünyanın hiçbir yerinde kendini devlet sayan hiçbir ülke, topraklarına göz dikmiş bir terör örgütünü muhatap almaz ve kendi topraklarını vererek bir azınlığa devlet kurdurmaz. Bizi bu tür bir çözüme zorlayan Avrupa Devletlerinin bazılarının da bu tür etnik sorunları vardır. Acaba, hangisi bu azınlıklara özgür bir devlet kurdurmuş veya kurmalarına izin vermiştir? Böyle bir örnek yoktur.
İşin bir başka yönü, Kürtlerin kendilerini Türk olarak kabul etmemeleridir. Asıl sıkıntı da buradan kaynaklanmaktadır. Kendilerini Kürt asıllı Türk Vatandaşı olarak görmemektedirler.
Geçen hafta içersinde bir TV Kanalında Hulki Cevizoğlu’nun sunduğu “CEVİZ KABUĞU” Programının konusu “KÜRT AÇILIMIYDI.” Programa telefonla katılan eski Samsun Milletvekili Refettin Şahin’in benimde katıldığım şu sözleri, işin özetiydi.
Sayın Refettin Şahin, “Benim de kökenim Gürcü. Ailem Kafkaslardan Türkiye’ye gelerek Ünye’ye yerleşmiş. Geldiğimde Türkçe bilmiyordum. Türkçeyi Ünye’de öğrendim. Sonra Samsun’a yerleştik ve ben üç dönem Samsun Milletvekilliği yaptım. Bana sorulduğunda her zaman Türküm derim. Ancak kökenim söz konusu olunca Gürcü olduğumu söylerim. Ama Kürtlere bunu söyletemezsiniz. Çünkü hiçbir Kürt Türküm demez, işte sorun burada. Onun için bu açılım olmaz” Diyordu.
Kürt Açılımı ortaya atıldıktan sonra bunun dış kaynaklı olması halinde, bunu başka açılımların izleyeceği endişesiydi. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan ERMENİ AÇILIMI da bu kuşkuları doğrular niteliktedir.
Ülkemizde bu sözleri doğrulayan o kadar çok yaşanan gerçek var ki, bunları görmezden gelerek bu sorunu böyle çözmeye kalkmak, korkarım bu ülkenin kültürel zenginliği olan diğer grupları da ayağa kaldırır. İşte o zaman Türkiye’nin üniter yapısına dinamiti koymuş oluruz. Böylece istesek de istemesek de, Yugoslavya örneğinin önünü açarız. Bu yanlışa düşenlerde bu ağır vebalin altından kalkamaz ve dış güçlerin amaçlarına hizmet etmiş olurlar.
Şu üç tespiti değerlendirmenize sunmak istiyorum.
Bu gün Güney Doğu Bölgesinin geri kalmışlığının bu etnik ayaklanmanın nedeni olduğunu varsaymak ve onlara en üst seviyede olanaklar sunmak, Karadeniz Bölgesi ile iç Anadolu bölgesi’nin çoğu yerinde çok daha kötü şartlarda ve büyük yoksulluk içersinde yaşayan insanlara yapılacak en büyük haksızlıktır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürt kökenli vatandaşlarına son otuz yılda büyük bir ayırımcılıkla hizmet ve yatırım sunmuştur. Güney Doğu’ya yapılan yatırımın 1/10 Karadeniz Bölgesine yapılmamıştır. Güney Doğu bölgesine yapılan kaliteli karayolu Karadeniz Bölgesinde yoktur. 20 yıldır yapımı süren Karadeniz’i Ankara’ya bağlayan Samsun Ankara karayolu hala Türkiye’de en kötü karayolu olma özelliğini korumaktadır. Karadeniz Bölgesi’nin tüm illeri, Türkiye Ekonomik sıralamasında alt sıralarda bulunmaktadır. Karadeniz insanının bu eksikleri bahane ederek Devletine baş kaldırdığı görülmüş müdür? Oysa Osmanlı dönemlerinden beri Devlete karşı onlarca Kürt İsyanı olmuştur.
İstanbul’un ekonomik gelirinin en önemli payını Kürt kökenli vatandaşlarımız almaktadır. Kürt kökenli popüler sanatçıları, işadamlarını bu ülke benimsemiş ve hiç bir olumsuz ayrıcalık yapmamış ve baskı uygulamamıştır. Kürt kökenli başbakanlarımız, Cumhurbaşkanlarımız olmuştur. Tam tersine bölgecilik ve etnik yapılarını baskı aracı olarak kullanan Kürt kökenli vatandaşlara göz dahi yumulmuştur. Bir örnek vereyim. Gidin İstanbul’a ve Sirkeci’nin Aşir Efendi Caddesinde ki iş hanlarından, işyeriniz için aldığınız bir malı kendi adamlarınızla aracınıza ve ya bir ambara taşıtabiliyor musunuz? Bu cadde tamamen Kürt kökenli vatandaşlarımızın kontrolü altındadır. Malı onlar taşır ve parasını onlar alır. Bu organizasyona bir başka insan katılamaz. Ben buranın son kırk yılını biliyorum. Bu hanlarda çalışan Kürt kökenli vatandaşlarımız kendi aralarında kırk yıldır Kürtçe konuşur. Ne karışan olmuş, ne de engelleyen olmuştur. Bu baskıcı yapılanmaya dahi yıllardır hoşgörülü davranılmıştır.
Siz bu ülke de yaşayıp ta hala Türkçe öğrenmek veya kullanmak istemeyen insana daha nasıl başka ayrıcalıklar ve kolaylıklar uygulayacaksınız? İstanbul’da böylesine rahat yaşayan bir Kürt kökenli vatandaşa sorun bakalım, Güney Doğu’da istedikleri sağlanırsa kaç tanesi oraya gider?
Hiç kimse kendini kandırmasın. Bu ülke, bu topraklarda yaşamaktan mutlu olan hiç kimseye ayrıcalık yapmamıştır, yapmaz da. Bu ülke hepimize yetecek kadar zengin olanaklara sahiptir. Eğer 30 yıldır Güney Doğu bölgesini yangın yerine çeviren PKK terörü olmasaydı, teröre harcanan trilyonlarca paranın bir kısmı daha onlara hizmet olarak gidecekti.
Gerçeği görelim. Bu dayatmanın sonu ciddi kamplaşmalara varır. Bu da ülkemizin üniter yapısını dağıtma amaçlı dış güçlerin ekmeğine yağ sürer. Akan kanı durdurmak için atılacak her adıma destek vermek hepimiz için görevdir. Ama açılımı sunanların da, kafalarda ki kuşkuları gidermek görevidir. TBMM’de gizli oturum yapma isteği de, toplumun kabul edemeyeceği bazı yaptırımların konuşulacağı endişelerini artırmaktadır.
Türk üst kimliğini kabul etmeyen bir anlayışı mutlu edecek tek formül onlara özerklik vermektir. DTP’NİN de istediği budur. Bunun ötesi kafayı kuma gömmek olur. Bunu düşünmek dahi, o toprakları kanları ile sulayan aziz şehitlerimizin kemiklerini sızlatır.
Bu ülke öncelikle Türküm diyebilen herkesi bağrına basmıştır. Bölgede sömürü hesabı olanlara uşaklık yapmaması koşulu ile kökeni ne olursa olsun herkese birlikte ve mutlu yaşam ortamı sağlamak bu ülkeyi yönetenlerin görevidir.
Bu arada bir dip not olarak şunu da söylemek isterim ki, 30 yıla yakın zamandır dağlarda süren çatışmaları sürdürerek bir yere varamayız. Bir başka aklımın almadığı şey de; Yeri gelince Dünyanın en güçlü ordularından birisine sahibiz diye övünüyoruz. Nasıl oluyor da, bu ordu 30 yıldır bu şer odaklarını temizleyemiyor?
Bu soru son dönemlerde biraz da bilinçli olarak sık sık gündeme getiriliyor. Eğer bunun altında yatan neden, sanıldığı gibi o bölgedeki terörü besleyen başta ABD olmak üzere diğer dış güçlerse, bunlar neden toplumdan saklanıyor? Artık bunları bilmek Türk Toplumun hakkı değil mi? Ordumuzun yıpratılması neden engellenmiyor?
İsterseniz eveleyip gevelemeyelim. Gelin şu işin adını doğru koyalım ve mesajı doğru okuyalım. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı ile kazandığı özgürlüğünü ve Sevr’i yırtarak imzaladığı LOZAN ANTLAŞMASI’NI imzalamayan kim? ABD değil mi? Hani has müttefikimiz de O değil mi?
LOZAN’DA imzalar atıldıktan sonra İsmet İnönü’ye söylenenleri bir hatırlayalım. “Davayı kazandınız. Size istediklerinizin hepsini bahşettik. Fakat unutmayınız ki, bir gün yine bizim yardımımıza muhtaç olacaksınız. Bir gün mali güçlükler sizi çaresizlik içinde koyunca, bütçenizi denkleştirmenin mümkün olmadığını görünce, hatta memurlarınızın maaşlarını veremez duruma gelince, bize gelecek ve Paris’ten, Londra’dan yardım isteyeceksiniz. İşte o zaman, Lozan’da elde etmekte haklı olarak iftihar ettiğiniz hakların çoğunu birer birer tekrar elinizden alacağız..” Diyen, İngilizler adına antlaşmayı imzalayan Dış İşleri Bakanı LORD CURZON’UN o gün söyledikleri, günümüzde yaşananlarla nasıl da örtüşüyor değil mi?
Görünen o ki, asıl şanssızlığımız didişmek yerine gerçekleri bu millete açık açık anlatacak cesur liderlere sahip olamayışımız.
Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere armağan ettiği Laik ve Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde, dış baskılardan kurtulmuş, tüm etnik ve kültürel güzellikleri birlikte ve kardeşçe huzur içersinde yaşamanın tadını çıkartmamız dileğiyle..13 Eylül 2009

SADİ SUBAŞI