DEĞİŞEN VE DÖNÜŞEN TÜRKİYE’DE EN BÜYÜK ZARARI
TOPLUMUN DEĞER YARGILARI GÖRDÜ.
Ülkemiz öyle bir süreçten geçiyor ki, insanı insan yapan ve toplumları toplum yapan değerler anlamını yitirmeye başladı.
Aslında bu değişim ve dönüşümün temelleri, 1980 askeri darbesi sonrasında oluşturulan güdümlü demokrasinin ülkemize hediyesi olan, 1982 Anayasası’nın desteğinde başlatılan liberalleşme modeliyle atıldı.
2002 yılına kadar ülke yönetimini elinde bulunduran dört partili koalisyon hükümetinin, nedenleri sonradan çok daha iyi anlaşılan dış destekli kurgulamalarla dağıtılması ile tek başına iktidara gelen, din eksenli siyasi irade döneminde, Türkiye tam anlamı ile yeniden şekillendirilmeye başladı.
Bu değişim ve Türkiye’nin yeniden dizayn edilmesinin arka planında, şu anda dünyanın tek büyük gücü haline gelen ABD’NİN, bölgemizde ki çıkarlarını gerçekleştirmek üzere başlattığı “Büyük Ortadoğu Projesi” yatmaktadır.
Bu projenin ilk ayağı, Irak’ın işgaliydi. Daha sonra tamamen uydurma olduğu anlaşılan gerekçelere dayandırılarak yapılan bu işgale ilk engel, bu müdahaleye direnen Rahmetli Ecevit ve O’nun Başkanlığında ki Koalisyon Hükümet’iydi.
Ve bu Koalisyon hükümeti, ABD tarafından gönderilen “Kurtarıcının!” özel çabaları ile dağıtıldı. Ardından tek başına iktidara gelen AKP döneminde bu kez TSK bu işgale direndi.
ABD’NİN Türkiye üzerinden asker sokarak Irak’ı işgaline zemin hazırlayacak “Meşhur Teskere”, TBMM’DE TSK’NIN da örtülü desteği ile reddedildi. En azından kamuoyunda böyle algılandı.
Bu olay, o güne kadar TSK ‘NE darbeler de dâhil olmak üzere hep destek vermiş olan ABD’NİN, TSK’DEN desteğini çekmesine neden oldu ve Irak’ta Türk Askerinin başına çuval geçirilmesi ile de su yüzüne çıktı.
ABD’NİN desteğini kaybeden TSK, bir anda iktidarın da hedefi haline geldi. Türkiye’nin askeri vesayetten kurtarılması gibi son derece masum bir gerekçe ile başlatılan operasyonlarla, TSK mensubu çok sayıda muvazzaf ve emekli üst düzey komutan bir anda darbeci ve terör zanlısı olarak tutuklandı veya gözaltına alındı.
TBMM’DE ki sayısal üstünlüğünü kullanan siyasi irade, bu kez yargıyı tam anlamı ile siyasi iradenin kontrolüne aldı. Zaten tartışmalı olan “Yargı Bağımsızlığı” tamamen yok edildi.
YÖK ve üniversiteler tamamen siyasi irade yanlısı bir yönetimin kontrolüne alındı. Demokratik haklarını kullanmak isteyen öğrenciler polisin sert ve orantısız güç kullanması ile engellenmeye başladı. Bazı rektörler görev sınırlarını aşarak polis rolüne soyunmaya başladı.
İşsizliğini haykırmaya çalışan insanlarımız, başbakan ve bakanları tarafından terslenirken, tarlasından kopartılan köylünün isyanı bastırılıyor, talebini başbakan’a iletmeye çalışan vatandaşlar aşağılanılıyordu.
Artık Türkiye’de yeni yapılanma oluşmuştu. Bu yeni yapı ile birlikte topumun değer yargıları da değişiyordu. İşin en ilginç yanı ise, bu değişimin “Daha çok demokrasi” Temeline oturtulmuş olmasıydı.
Tabii bu değişimin gerçekleşmesine katkı verenler vardı. Bunların başında, “Evet, ama yetmez” Diyecek kadar demokrasi havarisi kesilen aydınlar! Vardı.
Artık aydın kavramı da değişime uğramıştı. Ülkenin bölünmesine kadar gideceği kesin olan etnik talepleri, bu ülkenin temel ilkelerini, bu ülkeyi düşman işgalinden kurtararak Laik ve Çağdaş bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk ve O’nun ilkelerini tartışılır hale getirmeyi demokratlık saymak, aydın olmanın en belirgin göstergesi haline gelmişti.
İnsan olmanın tartışmasız ön şartı olan, “Dürüst ve Namuslu olmak” neredeyse mumla aranır hale gelmişti. Oysa aydın olmanın namuslu ve dürüst olmanın çok ötesinde ve çok daha önemli olarak, “Dik durmayı ve cesur olmayı, ülke çıkarlarına sahip çıkmayı” gerektirdiği ilkesi göz ardı ediliyordu.
Bu yozlaşmaya zemin hazırlayan ikinci ayak, yazılı ve görsel medyaydı. Toplumu aydınlatmak ve doğru bilgilendirmek, ülke çıkarları doğrultusun da yanlışları ortaya koymak gibi evrensel bir görevi bulunan medya, ya tehdit ve baskılara boyun eğerek magazin basını olmayı yeğlemiş, ya da yandaş olarak yanlışlar da dâhil olmak üzere her türlü uygulamaya alkış tutmayı görev edinmişti.
Ancak, toplumun üzerinde ki en büyük olumsuzluğu görsel medya yapmış ve yapmayı da sürdürmektedir.
Toplumun en çok izlediği TV kanalları en çok izlenen saatlerin neredeyse tamamını dizilerle doldurarak, toplumun Türkiye gerçeklerini ve sorunlarını öğrenmesini önlemek için adeta özel bir görev üstlenmiş bulunuyor.
Bu kanallar da nadiren yer verilen haber ve tartışma programları kimsenin izleyemeyeceği gece yarısının ötesine itelendi.
Toplum öylesine bir dizi bombardımanı altına alındı ve dizi tutkunu haline getirildi ki, en ciddi haber kanalları dahi izlenebilmek için ülke sorunlarının tartışıldığı tartışma programlarını dizi sonralarına sarkıtmak zorunda kaldı.
Hafta sonların da TV kanallarını işgal eden ve abuk sabuk kavga eksenli, adı spor yorumları olan programları da eklerseniz, ortaya çıkan durumu çok daha iyi değerlendirirsiniz diye düşünüyorum.
İstenen olmuş, amaçlanan sonuca ulaşılmıştı. Artık evlerde dost ziyaretleri bile ya azalmış, ya da toplu TV dizisi izlemeye dönüşmüştü.
Dizi izlemenin karşısında değilim. Tabii ki, günlük yaşamın ağır ekonomik ve sosyal şartları altında bunalan toplumun da, kafasını boşaltmaya ve rahatlamaya ihtiyacı vardır.
Ancak artık dizilerin uzunluğu, bu dizileri yazan, çeken ve oynayan sanatçıları dahi isyan ettirerek sokaklara dökecek hale gelmiştir.
Üniversitelerde öğrencilerle canlı olarak yapılan “GENÇ BAKIŞ” programı dahi, diziler nedeniyle öğrencileri uykusuz bırakacak saatlere
(Gecenin 03.00’lerine) kaymış bulunuyor. Eğer bu durum yapımcı Sayın Abbas Güçlü’yü de isyan ettiriyor ve canlı yayın sırasında yayın yaptığı kanalı ağır bir şekilde eleştiriyorsa, herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi gerekmez mi?
Lütfen! Gazetelerin TV programlarına bakar mısınız? Ben size geçen hafta ki Perşembe akşamının ( 23 Aralık 2010) en çok izlenen altı TV kanalının, en çok izlenme saatleri olan 20.00’den sonraki programından bir özet vereyim.
KANAL-D; saat 20.00–24.30 arası iki dizi, toplam 4,5 saat.
STAR; Saat 20.00- 02.20 arası iki dizi, toplam 6,5 saat.
ATV; Saat 20.00- 01.40 arası iki dizi, toplam 6 saat.
SHOW; Saat 20.00- 00.15 arası iki dizi, toplam 4 saat.
TRT–1; Saat 20.00- 00. 01 arası üç dizi toplam 4 saat.
Bunlara sabah ve öğleden sonra yayınlanan dizilerle, saçma sapan hatta kültürümüzle hiç bağdaşmayacak içerikli programlar da eklendiğinde, rezaletin ulaştığı boyutlar çok daha iyi anlaşılır.
Bu dizilerin bir kısmında erotik filmlere taş çıkartacak sahnelerin bulunması ise, yayınlandığı saatleri de göz önüne alındığında daha da düşündürücüdür.
İşin daha da garibi, tüm bunların ülkede muhafazakâr bir siyasi iradenin mutlak hâkim olduğu dönemde yaşanmasıdır.
İşsizliğin tavan yaptığı, işinin bozulması nedeniyle intihar vakalarının yaygınlaştığı, ailelerin çocukları ile yemek yediği lokantalar da taciz edici denetimlerin arttığı bir dönem yaşıyoruz.
Ülkesine sahip çıktıkları için gazetecilerin, bilim adamlarının, askerlerin, yazarların adi suçlularla aynı potada yargılandığı ve henüz somut deliller olmadığı halde yıllardır cezaevlerinde tutulduğu, yargıya olan güvenin ciddi boyutta sarsıldığı günlerden geçiyoruz.
Fakirin daha da fakirleştiği, bazılarının ise çok kısa sürede nasıl olduğu bilinmeyen şekilde servet sahibi olduğu, rüşvet ve suiistimal iddialarının havada uçuştuğu, en üst düzey devlet adamlarının zan altında bırakıldığı ve hiç kimsenin hesabını vermediği haksız kazançların, af yolu ile aklanmaya çalışıldığı bir ülkede yaşıyoruz.
Eğer amaç, toplumun bu gerçeklerden uzaklaştırılması ve “düşünen beyinlere zararlı fikirler üşüşür” Denerek toplumun akıl sağlığını korumaya çalışmaksa, istenen sonuç alınmış demektir.
Eğer bir toplumun, bir kısmı dahi bu endişeleri yaşıyorsa ve bir korku tüneline girmişse, buna neden olan olumsuzlukları gidermek, ülkesini seven herkesin ama en başta da bizleri yönetenlerin görevi olmalıdır diye düşünüyorum.
İyi haftalar.. 25 Aralık 2010
SADİ SUBAŞI
Değerli SUBŞI, yüreğine, ağzına , eline sağlık şu gerçekleri bir de birlikte haykırabilsek ... Ülke gerçekten elden gidiyor , Ankara' da 90 yıldır yapılan, Genelkurmay Başkanlığı'nca düzenlenen ATATÜRK koşusu Büyükşehir Belediye Başkanı ve Vali'nin tasarrufuyla güya güzergah gösterilmeyerek yaptırılmıyor .... hani TEPKİLER ... Sağlık ve esenlik dileğiyle ... Arif H. KATAR