ZAMAN, KILIÇDAROĞLU’NA VURMA ZAMANIDIR.
Hiç bir lidere bu kadar acımasız davranılmamış ve hiç bir lder bu kadar eleştirilmemiştir. Yandaş basın ve CHP karşıtlarının vurduğu yetmiyormuş gibi, iktidar karşıtı ulusalcı olarak tanınan bir çok köşe yazarı da, yemin krizini de bahane ederek kalemlerini her türlü insafın ötesinde kullanımaya başlamışlardır.
Son günlerde bunlara yerel basından çok sevdiğim bazı köşe yazarı arkadaşımız da katılmış bulunuyor.
Türkiye, iktidar partisinin gittikçe güçlendiği ve adeta tek partili bir sisteme sürüklediği bir dönemden geçerken, ana muhalefet partisine bu derece acımasızca vurulması anlaşılabilir gibi değildir.
Bu kadar ağır eleştiriyi, hatta “Ekibini de al git” diyecek kadar ölçünün kaçırılmasını kim nasıl açıklayabilir?
Nedendir, niyedir bu kin ve linç?
Eğer amaç kulislerde konuşulduğu gibi, Amerika’nın, oluşurmaya çalıştığı Büyük Orta Doğu Projesine karşı çıkabilecek asker, sivil tüm güçlerin sindirilmesi ve özerk bir Kürt Devleti kurulmasının önünü açmak ise, bunun anlamı ülkeye ihanet demektir.
Sayın Kılıçdaroğlu bunları hakedecek ne yapmıştır?
Genel başkanlık döneminde birinci yılını yeni tamamlamış Sayın Kılıçdaroğlu’na, bu kadar sabırsız davranılmasını anlamakta sıkıntı çekiyorum. Bu eleştri sahiplerinin bir çoğunun ön yargılı olmadıklarına güveniyor olmam, kafamı daha çok karıştırııyor? O halde, Neden? Neden?
Sanıyorum bu kadar acımasız olanlar, geçen bir yıllık süreçte yaşananları görmezden geliyorlar.
Gelin, bu bir yılda yaşananları hatırlayalım, sonra da hak ediyorsa hep birlikte vuralım.
Ana muhalefet partisinin başında 17 yıl kalan, bu süreçte yapılan tüm seçimleri kaybeden, bir kez de partinin baraj altında kalmasının sorumluluğunu üzerinde taşıyan, Sayın Kılıçdaroğlu mudur?
O pis kaset şantajı olmasaydı, parti içersinde oluşturulan biat
(koşulsuz bağlılık) sistemi nedeniyle hiç bir güç Sayın Baykal’ı koltuğundan kaldırabilir miydi?
Sayın Deniz Baykal’ın zorunlu istifası sonrasında ortaya çıkan ani gelişmeler sonrası Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkanlığı kucağında bulmadı mı?
Önünde de üç ay sonra yapılacak hayati bir referandum vardı. Teşkilata dönüp bakacak ve yeni bir ekip yapacak zamanı da yoktu. Mevcut teşkilatla, yani Sayın Baykal’a bağlı olan teşkilatla referandum’a gitti.
Referandum sürecinde yaşananlar ise çok düşündürücüydü. İçinde Samsun’un da yer aldığı il ve ilçe teşkilatlarından kaç tanesi görevini yaptı?
Buna rağmen, Sayın Kılıçdaroğlu bu süreçte adeta tek başına çırpındı durdu. Elliyi aşkın ile gitti, mitingler yaptı. Neden “HAYIR” verilmesi gerektiğini anlattı.
Referandum’da MHP tabanının da büyük bir kısmının “EVET” oyu verdiği gerçeğini göz önüne alırsak, Referandum da çıkan % 42 oyun, Sayın Kılıçdaroğlu’nun çabalarının sonucu çıktığını söylemek abartı olmasa gerek.
Referandum sonrası, Referadum sürecinde yaşananları değerlendiren Sayın Kılıçdaroğlu Kurultay’a gitti.
Bu dönem de, teşkilata hakimiyetini sürdüren ve deneyimli partililerin çoğunluğunun kendisini desteklediği Sayın Baykal’dan beklenen, deneyimli kadrolarıyla yeni Genel Başkan Sayın Kılıçdaroğlu’na destek vermesi ve parti içersinde “Bir bilen- duayen” konumunu üstlenmesiydi.
Yakışan da, partinin önünü açacak olan da buydu. Ama olmadı. Çünkü o ekibin gözü hala yönetimi ele geçirmekteydi.
Gerekli desteği alamayan ve referandunm sürecinde yaşananları da gören Sayın Kılıçdaroğlu, çoğu dışarıdan akademisyen, siyaset bilimciyi yanına alarak yeni bir yönetim yaptı. Ama teşkilatlar hala Sayın Baykal’a bağlı üyelerden oluşuyordu.
Teşkilatları yeniden oluşturmaya bu kez de gidemezdi, çünkü bu kez de önünde Türkiye için çok önemli bir Genel Seçim vardı.
Ancak bu defa Referandum sürecinden farklı olarak, il ve ilçe teşkilatlarının bir kısmı Genel Seçimde Sayın Kılıçdaroğlu’na destek veriyordu.
Böylece parti içi işleyişi çok iyi bilmeyen, teşkilatı yeterince tanımayan ve siyasi deneyimi yeterli olmayan yeni bir ekiple Genel Seçim’e girildi.
Bunlara rağmen, Sayın Kılıçdaroğlu kendinden beklenmeyecek kadar yüksek tempolu bir seçim süreci geçirdi. 81 İlin hepsinde ve 250 civarında ilçe de miting ve toplantı yaptı. “Bunlar Sivas’tan öteye geçemezler” diyenlere inat, Hakkari dahil tüm Güneydoğu illerinde obinleri meydanlara topladı.
Sonuçta % 30 üzerinde oy beklenirken, % 26 da kalındı.
Adeta bu sonucu bekleyen parti içi muhalefet kanadı, seçim sonuçlarının değerlendirilmesini dahi bekleyemeden, seçimden hemen iki gün sonra Sayın Kılıçdaroğlu ve yönetimine bayrak açtı.
Partiye zarar vereceklerini düşünmeden yemin krizini de koz olarak kullanmaya başladılar.
Şimdi, geriye dönüp bakıyor ve el insaf! diyorum.
17 yıldır seçim kaybederken, 2007 seçimleri öncesi tüm Türkiye’de “Cumhuriyet Mitingleri” ile oluşan büyük desteğe rağmen, %22 sınırını aşamadığı halde bunu başarı diye sunanlar, istifa etmeyi düşünmemişken, tüm olumsuz şartlara rağmen uzun süre sonra partinin oyunu % 26 ya çıkartanları istifaya davet edenlerin insafla bağdaşır yanı var mıdır?
Çok eleştirilen yemin etmeme eylemi de bence çok yerinde ve zamanında yapılmıştır.
Çünkü hiç bir şey olmamış gibi ilk gün yemin etselerdi, evrensel hukukla bağdaşmayan uygulamaların hepsini kabullenmiş olacaklardı.
Çünkü bir önceki yasama döneminde verdikleri tüm önergeler iktidar partisinin oyları ile görüşmeye dahi gerek duyulmadan reddedilmemiş miydi?
Yapılan yanlışlara ve dayatmalara dikkati çekmek ve bu hukuki sorunları ulusal ve uluslararası alana taşımak için bir şeyler yapılması gerekiyordu.
Yemin krizinin uzaması üzerine Cumhurbaşkanı devreye girdi ve düzenlediği toplantıda bir araya getirdiği İktidar ve Ana Muhalefet partisinin temsilcilerinin hazırladıkları ortak protokol her iki tarafca da kabul edilerek imzalandı.
Cumhurbaşkanı’nın da dediği gibi, istenen hasıl olmuştu. TBMM de imzalar atıldı ve meclis çalışmalarına katıldılar.
Herşey normale döndü denirken, Sayın Başbakan son derece ağır ve aşağılayıcı bir yönteme başvurarak, “Gelin Meclis’te çalışalım ve sorunlara çözüm bulalım” diyerek, protokol imzaladığı Ana Muhalefet Partisi’nin Genel Başkanı’nı, “Dik duracağız dediler, dikine duramadılar” Diyerek siyasi etikle bağdaşmayan bir uslupla aşağıladı ve yeni bir fırsat olarak değerlendirdiği yeni bir sorun yarattı.
CHP’ de ki parti içi muhalefet ve CHP’ye vurmaya meraklı yazar takımı bu bu kez de yemin krizinin hesabını sormaya başladı.
Oysa, aynı yazar takımının siyasi etiğin tüm kurallarını yıkan Sayın Başbakan’a karşı kalemleri tek satır yazmıyordu, yazamıyordu.
CHP eğer yemin krizini sürdürseydi, bu kez de BDP ile paralel çizgide gösterilmeyecek miydi?
Kamuoyu yoklamalarında % 35’ lere kadar çıkan oyun, son haftalar da aşağılara inmesinin altında yatan nedenler de gözden kaçırılmamalıdır.
Özellikle de, Sayın Erdoğan’ın Sayın Kılıçdaroğlu’nun etnik kimliğine vurgu yapmasının ve köyler ile varoşlarda Kılıçdaroğlu’nun etnik kimliği üzerine yapılan çirkin anti propogandaların etkileri unutulmamalıdır.
Amaç, Ana Muhalefet Partisini yok etmek ve tek bir gücün yönetiminde bir Türkiye yaratmaksa, bu anlayışın çağdaş demokrasilerde yerinin olmadığını ve bunun vebalinin çok ağır olacağını herkesin bilmesi gerekir.
CHP artık yeni bir yapılanmaya gitmektedir. Tüzüğünü ve programını yenileme çalışmalarını başlatmıştır.
Yaklaşık bir buçuk yıl sonra yerel seçimler vardır. Sayın Kılıçdaroğlu’na o tarihe kadar parti içi yapılanmada ve kendisini parti siyaseti açısından da kanıtlamasına fırsat verilmelidir.
Eğer o zamana kadar partiyi toparlayıp, çağdaş bir yönetim oluşturmazsa, işte o zaman her kes her türlü eleştiriyi yapma hakkına sahip olur diye düşünüyorum.
O zamana kadar da, Türkiye’nin Çağdaş bir Hukuk Devleti olarak demokratik yaşamını sürdürebilmesinden yana olan herkesin, Sayın Kılıçdaroğlu’na yardıımcı olmasının, olmazsa olmaz bir koşul olduğuna inanıyorum. İyi haftalar..
17 Temmuz 2011
ULUSUMUZUN BAŞI SAĞOLSUN.
Geçtiğimiz hafta sonunda BDP’ nin şantajlarının ışığında bu kez bölücü terör örgütü düğmeye bastı ve onüç kınalı kuzumuyu vahşice yaktı. Şehit çocuklarımıza Tanrı’dan rahmet, evine ateş düşen ailelelere sabırların en büyüğünü diliyorum.
İmralı’da Devletin her türlü konforu altında yaşamasına ve her türlü eylemi yönetmesine zemin hazırlayanları ve bu “Asilzadenin!” 15 Temmuza vurgu yapan mesajları vermesine olanak verenleri nefretle kınıyorum.
Halkımıza sabır dolu günler diliyor, olan biteni doğru algılayarak ülkesine sahip çıkma duygusunu, her zamankinden daha çok artırması gerektiği inancımı yineliyorum. İyi haftalar..
16 Temmuz 2011
Ecz. SADİ SUBAŞI
KUTLAMA
Geçen haftanın Samsun adına en güzel olay, Sayın SUAT KILIÇ’ ın Spor Bakanı olmasıydı.
Bu bakanlığın Samsunumuza ve Samsunspor’a katkı vereceğine inanıyor, kendisini kutluyor ve başarılar diliyorum
Ecz. SADI SUBAŞI
Tesekkürler Sadi abi. Sen de savunmasan, Kiliçdaroglu'nu savunan kalmadi koca Türkiye'de.
Her topluluk müstahak oldugu idare ile yönetilir. Demekki biz bu idareye müstahakiz. Hakkimizda hayirlisi.
Nevzat Demirer
17 Temmuz 2011 23:22 tarihinde Ssdi <sadisubasi@denizeczaneoptik. com> yazdi:
KADIR ARAT 19 Temmuz 2011 Sali 17:34
Zaman Kılıçdaroğluna vurma zamanıdır
Bu yazi ancak bu kadar güzel yazilabilir. Tesekkürler Sayin Subaşı....
sevket tüysüzoglu 23 Temmuz 2011 Cumartesi 10:05
Yürekten katılıyorum..