TEHLİKELİ SULARDA SİYASET.
Son günlerde Ortadoğu ve Akdeniz de gelişen siyasi olaylar aklı başında ki herkesi endişelendirecek boyuta ulaşmış bulunuyor.
Aslına bakarsanız patlamaya hazır olayların fitili Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından Davos Görüşmeleri sırasında ki “One münite” çıkışı ile çekilmişti.
Bu, uzun süredir İsrail’in Ortadoğu’da ki sınır tanımaz fütursuzluklarından rahatsız olan Türkiye adına Recep Tayyip tarafından yapılmış ilk uyarıydı.
Olaylar İsrail’in Mavi Marmara Feribotuna düzenlediği askeri müdahale yeni bir boyut kazandı.
Filistin kuşatması ve Gazze Ablukası İslam Dünyasının çok da ilgi duymadığı, buna karşılık Türkiye’nin uzun bir süredir hassasiyet gösterdiği bir konuydu.
Ancak Mavi Marmara Gemisi’nin Türk Bayrağı takarak Gazze’ye yardım götürmek üzere Akdeniz’e açılması ortamı bir anda gerdi.
İsrail’in uyarılarına rağmen Türk ve yabancı ülke aktivistlerini ( Karşı tarafın görüşlerini değiştirmek kastı ile yapılan protesto eylemini yapan kişiler) taşıyan Mavi Marmara Gemisi’nin Gazze Limanına gideceğinin duyurulması sonrası, uluslararası sularda İsrail Deniz Kuvvetleri tarafından vurulması ile bölgeyi çok hassas hale getirdi.
Türkiye’nin tazminat ödeme ve özür dileme talebi de yerine getirilmeyince iş uluslararası mahkemeye taşındı. Geçtiğimiz günlerde basına sızan haberlere göre Birleşmiş Milletler raporu, İsrail’i sert tepki koymakla eleştirse de, yer yer İsrail’in haklılığından bahsetmesi bardağı taşıran son damla oldu.
Son gelişmeler ile bugüne kadar hiçbir şekilde taraf olmadığımız bölgesel bir soruna bulaşmış bulunuyoruz.
Akdeniz’de suların ısındığı haberleri ülkemiz insanlarını endişelendirmektedir.
Türkiye, her şeyi göze aldığını gösteren çıkışları sonucu Arap Dünyası ile olan ilişkilerini de ileri boyutlara taşımış bulunuyor. Şimdi bu pencereden bakarak son restleşmenin getireceği sıkıntıları inceleyelim.
Her şeyden önce Sayın Başbakan’ın da dediği gibi İsrail, ABD ve Avrupa Devletlerinin himayesinde bölgenin “Şımarık” çocuğu rolünü oynamaktadır.
Ağababalarının bugüne kadar verdiği destek ile neredeyse tüm Arap Dünyasını da sindirmiş bulunmaktadır. İsrail bölgede taviz vermez tavrı ile de tanınmaktadır. Topraklarına ve askerlerine yapılan her saldırıya çok daha sert askeri operasyonlarla cevap verdiği bilinen bir gerçektir.
Ancak bu kez karşısında Türkiye vardır ve Türkiye tüm Arap ülkelerinden farklıdır.
Eğer bu çıkışımız caydırıcı olma görevini yapamaz ve karşılığında tepki görürse, gelişebilecek olası olaylar hem Ülkemiz, hem İsrail, hem de Bölge için sonu karanlık senaryolara gebedir.
Yeniden gönderilecek bir yardım gemisine bu kez Deniz Kuvvetlerine ait gemilerimizin eşlik edeceği söylenmektedir. Bunun anlamı gerektiğinde çatışmayı göze almak demektir. Bu çatışmanın nerede duracağını ve nasıl bir yayılma göstereceğini ise, bu günden tahmin etmeye olanak yoktur.
Böyle bir durumda Amerika ve Avrupa Devletleri’nin İsrail’i yalnız bırakacağını düşünmek ise fazla iyimserliktir. Böyle bir çatışma, bölgede hesabı olan ve bölgeyi çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemek isteyen sömürgeci ABD ve Avrupa Devletleri’nin iştahını daha da kabartacaktır.
İşin bir başka ve bizim açımızdan daha önemli olan tarafı ise, yıllardır süregelen İsrail-Arap Dünyası arasında ki sürtüşmelere neden taraf olmaya başladığımızdır.
Nitekim İsrail daha şimdiden kirli ilişkilerini ortaya dökmeye başlamıştır. Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde, TV’ler İsrail Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın çılgın düşüncelerini duyuruyordu. Lieberman, Türkiye’yi tehdit eden açıklamalarında;
Ermeni Diasporasını desteklemekten,
PKK’ya eğitim ve silah yardımı yapmaktan,
İsraillilerin Türkiye’ye turistik seyahatlerini engellemekten,
Türklerin yabancı azınlığa kötü davranışlarını tüm dünyaya duyurmaktan söz ediyordu.
Türkiye blöf yapacak veya yapmayı düşünecek sıradan bir ülke değildir. Bu çıkışımız geri dönülemez noktaya gelmeden umarım aklı-selim hâkim olur ve sıcak bir çatışma ortamı oluşmaz.
Çünkü İsrail, Amerika’dan aldığı destekle bölgenin en gözü kara ve terörist kimlikle tanınan kural dinlemez devleti olarak tanınmaktadır.
Bu değerlendirmelerin ışığında işin arka tarafına bakılınca bazı sorular akla gelmektedir. Bölgenin liderliğine oynamak tabii ki her Türk’ün göğsünü kabartır. Ama bunun için bir çatışmayı göze almak başka bir iştir.
Ülke içinde etnik ayrışımcılığın peşinde olan PKK ve destekçileri ile henüz baş edememişken, sonucu olası bir savaşa gidecek riskleri göze almak ne kadar akılcıdır.
Türk Halk’ı buna onay verecek midir?
Güneydoğuda ki sıcak çatışmalar ve sürekli gelen şehit haberleri nedeniyle zaten çocuklarını askere korkarak gönderen İnsanlarımız, sonu nereye gideceği belli olmayan bu savaşa onay verir mi? Bu çok şüphelidir.
Uğruna riske girdiğimiz Arap Dünyası’nın bu güne kadar hiç sorunumuza destek vermediği bilinirken ve henüz hiçbir Arap Devleti’nin Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımadığı gerçeği ortadayken, bu çıkış ulusal çıkarlarımıza ne kadar uygundur?
Böyle bir karar hükümetin tek başına alacağı ve uygulayacağı bir yöntem olamaz, olmamalıdır. TBMM ve Ana muhalefet ile diğer muhalefet partileri devre dışı bırakılamaz. Böyle bir sorumluluğu hükümetin tek başına alması ve uygulamaya koymaya kalkışması, ülke insanını hesapsızca ateşe atmak demektir.
Türkiye’nin bölgede ki tüm ülkelerle baş edecek güçte olması ayrı şeydir, geçmişten gelen “Yurtta barış, Cihanda barış” ilkesini inkâr eder tavrı bir başka şeydir.
Hiçbir ülke Türkiye’yi test etmeye kalkışmamalıdır.
Türkiye’de komşuları ile düne kadar olan “Sıfır sorun” ilkesine dayalı dış siyasetini kolayca harcamamalıdır.
Hele de bize her dönem arkasını dönmüş Arap Devletlerinin yıllardır süregelen ve beceriksizlik temeline dayalı sorunlarını çözmeye kalkmamalıdır.
Bunlar ulusal çıkarlarımıza da aykırıdır. Bu, sömürgeci devletlerin Ortadoğu’yu yeniden düzenlemek için oynadığı oyuna gelmek demektir.
Umarım, ülke içinde sağlanan üstünlüğün etkisi ile tehlikeli sularda gözü kapalı siyasete atılınmaz.
Çünkü Türkiye-İsrail savaşı öylesine beklenmedik olayları da arkasından getirebilir ki bu, ekonomik krizlerle gerilen ortamda 3. Dünya Savaşının da fitilini ateşlemiş olur.
Eğer aklı-selim hâkim olur ve sorun tarafları memnun edecek bir sonuca bağlanırsa da bu işten karlı çıkan Türkiye olacak ve bölgede ki ağabey rolünü güçlendirecektir.
Muhalefet de olaya bu pencereden bakmalı ve iktidarın doğru hamlelerine destek verirken acul çıkışlarını da dengelemelidir.
Hele de, son günlerde Amerika’nın füze kalkanlarını Türkiye’ye yerleştirmesine onay verilmesi ile bölgede yeni sorunların yaşanabileceği ortadayken ve İran’ın bu kalkanların kendisine karşı konulduğunu söyleyerek üstü kapalı tehditlere başladığı bir dönemden geçerken herkesin dikkatli olması gereklidir.
Aman dikkat…
İyi haftalar diliyle…. 11 Eylül 2011
Ecz. Sadi Subaşı