YARDIMSEVERLİK ÜZERİNE NOSTALJİ
Her insanın gençlik yıllarında kendisine örnek aldığı ve saygı duyduğu bir büyüğü mutlaka vardır. Beni de gençlik yıllarından itibaren hep etkileyen ve bugün aramızda olmayan iki insanı özellikle yardımsverlik yönleri ile bu sütunlara taşımak istiyorum. Her iki insanda da birçok özellikleri yanında bu gün bulmakta zorlandığımız yardımseverlik duygusu adeta yaşam felsefesi olmuştu.
Bu insanlardan ilki babamdı.1878 Rus savaşı nedeniyle Anadolu'ya gelip yerleşen kafkas kökenli bir ailenin en büyük çocuğuydu. Dedemin Yemen Savaşına gidip Arap çöllerinde şehit olarak dönmemesi sonucu , 8 yaşında kendinden küçük iki kardeşi ile yetim kalan babam ilkokul sonrası okulu bırakmak zorunda kalır. Ekonomik yönden çok zor durumda kalan aile, babaannemin dokuma tezgahındaki dokudukları ve babamın o yaşta dayısının atölyesindeki çabaları ile ayakta kalmayı başarır. İki kardeşini, biri üniversite mezunu olarak hayata kazandırır.84 yıllık yaşamının 70 yılını hiç aralıksız çalışarak geçirir ve benim gözümde inanılmazı başararak son derece kısıtlı olanaklarla bu gün yattığı yerde gurur duyabileceği beni ve iki kardeşimi topluma kazandırır..
Tüm hayatı ağır bir çalışma temposu ile geçen bu insan , bana başarının ancak çok çalışarak mümkün olacağını öğretti. Her şartta insanlara yardımcı olunmasından yana olan babamın iki sözü hiç aklımdan çıkmıyor. Birincisi ''sana kötülük edene dahi iyilik yap, iyilik yap denize at, kul bilmezse Halik (Tanrı) bilir'' derdi. İkincisi ''ben sizin boğazınızdan haram lokma geçirmedim. Aç gezin ama çocuklarınıza sakın haram lokma yedirmeyindi''. Günümüzde yaşanan ahlaki çöküntüyü görünce bu sözler çok daha anlam kazanıyor. Son derece sağlıklı bir yaşam süren babamın , 84 yaşında bir sağlık sorunu nedeniyle yürüyerek götürüldüğü hastaneden nöbetçi hekimin sorumsuzluğu sonucu cenazesini getirmenin vicdani ezikliğini hala taşıyorum.
Yukarıda sözünü ettiğim ikinci insan ise babamın 50 yıla yakın yanında makine teknisyeni olarak çalıştığı patronuydu.1960-1985 arasını yaşayan Samsunluların çok iyi tanıyacağı bu iyi insan , rahmetli Nuri Cerit'ti. Samsun'daki tek un fabrikasının ortaklarından birisiydi. Nuri ağabey sosyal hayatın içinde sürekli veren, bir dönem Samsun Belediye Başkanlığı, yanılmıyorsam iki dönem CHP Samsun milletvekilliği yapan birisiydi. Bunların hepsi bir yana beni en çok etkileyen yönü karşılıksız yardımseverliğiydi. Yıl 1970. eczacılık eğitimi sonrası askerliğimi de bitirip Samsun'a döndüm. Babam benden küçük iki kardeşimi okutmak telaşında. İlaç fabrikasına girebilme olanağını sağlayacak bir çevremiz yok. Yapabileceğim tek şey eczane açmak. O dönem ecza depoları kolaylık gösteriyor ama yer bulmak sorun. Birgün fabrikada Nuri ağabey ile sohbet ederken ne yapacağımı sordu? Durumu anlatınca ''sen yeri bul gerisine karışma ''dedi. Günlerce sokak, sokak gezdim sonunda mecidiye caddesinde eski askeri hastanenin karşısında ilk eczanemin yeri olan boş iki katlı evi buldum. İstimlak planına alındığı için sahibinin el sürmediğni öğrendim. Sahibide sonradan çok yakın dostum olan rahmetli Mustafa Altuniç'ti. Nuri ağabey nasıl yaptı bilmiyorum ama Mustafa Altuniç'i ikna etti. İnşaatıda ona yaptırdı. Sonunda mesleğe adım atmamı sağladı. Tabii tüm bunlarda babama olan sevgi ve güveni en büyük nedendi.
Sık, sık eczaneme gelir kahvesini içer ve hemen her konuda sohbet ederdik. Nedendir bilmem ama bana hep önem verir ve ülke sorunlarnı benimle paylaşırdı. Eczanemi açtıktan bir süre sonra Nuri ağabeyin imzalı kartları ile birtakım insanlar gelmeye başladı. Kartta 'Sadi, gelenlerin ilaçlarını ver ve hesabıma kaydet''yazardı. Hafta sonları gelir, kahvesini içer , çoğu kez yaptığım iskontolara bile itiraz eder, hesabı öder giderdi. Uzun bir süre böyle devam etti. Birgün ''Nuri ağabey bu insanlar senin iyi niyetini korkarım kötüye kullanıyorlar. İzin ver , ben inandırıcı bulursam vereyim''dedim. Gerçektende üzülüyordum. Ama öyle bir karşı çıktıki söyleyecek söz bulamadım.''Bu insanlar bana kadar gelip boyun bükmüşlerse, imkanım olduğu sürece vermeye devam edeceğim 'diyordu.
Aradan yıllar geçti. Zaman bu tür iyi insanlara olan acımasızlığını sevgili Nuri ağabeyede gösterdi. İşler tersine döndü. Son dönemleri büyük bir ekonomik sıkıntı ile geçen Nuri ağabey kendini adeta fabrikanın bahçesindeki evine hapsetmişti. Sık, sık ziyaretine gidiyordum. Son derece moralsizdi. Hiçbir şekilde yardım kabul etmiyor, dimdik duruyor ve hiç ödün vermiyordu. Ancak bir gün söylediği bir söz aklıma geldikçe hala içimi sızlatıyor.''Dün yanımdan ayrılmayan dostlarım, belki yardım ister diye olacak ziyaretime bile gelmiyorlar'' derken kendimi zor tuttum. Dönüşte yol boyunca gözyaşlarımı silerken, insanların nasılda vefasız olduğunu ilk kez bu kadar yakından hissediyordum. Kısa bir süre sonrada önce Nuri ağbeyi , sonrada babamı kaybettim. Nuri ağabey gibi hayatı insanlara iyilik yapmakla geçmiş bir insanın hiçte haketmediği şekilde bu dünyadan ayrılması benim için büyük hüzün olmuştur.
Bugün bu insanların izinden yürümeye çalışıyorum. İşyerimdeki personel zaman, zaman banada benzer uyarılarda bulunuyorlar. Ama onların beni anlaması için sanıyorum bunları yaşamaları lazım. Babamla patronu arasındaki işçi, işveren ilişkisinin güzelliğini bugün kendi işyerlerimde uygulamaya çalışıyorum. Umarım başarılı oluyorumdur.
Bu yazı nereden çıktı diyenleriniz olacaktır. Bugün babamın ölümünün 17. yıl dönümü. Geçmiş filim şeridi gibi gözümün önünden geçerken , onların yaşamından çıkartılacak çok ders olduğunu bir kez daha hatırladım ve sizlerle paylaşmak istedim. Biraz özele kaçtığım için beni eleştirmezsiniz umarım. Onlar ve onlar gibi yaşamları insanlara iyilik yaparak geçenlerin huzur içinde yattıklarına inanıyorum. İyi haftalar dileğiyle..
SADİ SUBAŞI