Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Tarişilan Filim! Mustafa Kemal…


TARTIŞILAN FİLM, “ MUSTAFA”…
Tartışmaları ile gündeme oturan bir film bu haftaki köşe yazımın da gündemini erteletti. Bu hafta ki yazımın konusu, geçen hafta “OLUR BÖYLE ŞEYLER, BURASI TÜRKİYE! “ başlığı ile yazdığım köşe yazımın Samsun versiyonu olacaktı.
Hafta içersinde Samsun’da yaşananlar ve KLÂS TV’de katıldığım canlı yayında söylediklerim ile yine hafta içersinde geçmişte söylediklerinin gazete ve TV arşivlerinde hala durduğunu unutan bazı ünlü! STK başkanlarının yaptıkları veciz açıklamaların da köşe yazım için yeterli malzemeyi oluşturmasına rağmen, “MUSTAFA FİLMİ”, o yazımın önüne geçti.
Gelelim bu haftaki konumuza. Gerçekten enteresan bir ülkeyiz. Özellikle basınımız bu konuda başı çekiyor. Sıradan bir olayı dahi farklı gazeteler ve farklı TV kanallarından öylesine farklı şekilde okuyor veya izliyorsunuz ki, hangisi doğru kafanız karışıyor. Ne yazık ki, Ülkemizin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal’i anlatan “MUSTAFA FİLMİ” için de aynı şeyi söylemek zorundayım.
29 Ekim de vizyona giren film ile o kadar farklı şeyler yazıldı ve söylendi ki, Atatürk hakkında çok kitap okumuş ve onu tanıdığını sanan ben de dahi önyargılar oluşmuştu. En doğrusu gidip izledikten sonra kendi yorumumu yapmak olacaktı. Ben de Cumartesi akşamı filmi ailem ve dostlarım ile birlikte seyrettim. Doğrusunu isterseniz acaba ben mi, yoksa onlar mı farklı bir filim izledik diye çelişkiye düştüm.
Mustafa Kemal’i ve O’nun ilkelerini yıpratmayı ve yok etmeyi çıkarları için amaç edinen AB, ABD gibi dış güçlerle, onların taşeronluğunu yapan köşe yazarlarının ellerine geçen bu fırsatı iyi değerlendireceğini bildiğim için, o kesimin yazdıklarını ve söylemlerini yadırgamadım. Ancak düşüncelerine saygı duyduğum bazı köşe yazarları ve sanatçılardan da, “ çocukların götürülmesi sakıncalı” diyenleri, hatta filme boykot çağrısı yapanları da duyunca filmi endişe ile izlemeye başladım.
Filmin ilk yarısı bitip de ışıklar yanınca, birlikte olduğum yedi kişi birden, “ Ne var bu film de? “ dedik. Evet! Filmin ilk bölümü tamamen Mustafa Kemal’in çocukluğu ve öğrencilik yıllarından başlayıp müthiş askeri başarılarını ve kazandığı zaferleri, yok olmak üzere olan bir ulusu nasıl yeniden yarattığını anlatan bölümlerdi. Her ne kadar, bir tarihçi olan eşim ciddi tarihi hatalar var dese dahi, bu bölüm dokümanter bir film için beğeni alacak düzeydeydi. Ancak filimin ikinci bölümü ile birlikte, savaş sonrası Mustafa Kemal’in özel yaşamının anlatımı yorum ağırlıklı olmaya başlayınca, bazı eleştirileri haklı çıkartacak abartılar ön plana çıkmaya başladı.
Her şeyden önce, çok küçük yaşta babasını kaybetmiş ve sonraki çocukluk yıllarını evinden, sıcak yuvasından uzakta geçirmiş, daha sonra da kaderini ve geleceğini kendi başına belirlemek zorunda kalarak askeri okula yazılmış, tüm yaşamını savaş alanlarında ve cepheden cepheye koşarak geçirmiş, kendisine hedef seçtiği “ ülkesini işgalden kurtararak çağdaş bir yeni bir devlet kurma” idealini gerçekleştirmiş bir insanın, özel yaşamını kişisel yorumlarla anlatmanın haksızlık olduğuna inanıyorum. Düşününüz ki, yaşamının 2/3 nü savaş alanlarında ve cephelerde geçirmiş, bu nedenle kendi özel yaşamına dahi zaman ayıramamış bir insanı anlatırken, normal bir insan da olabilecek zaaflar kadar dahi olmayan zaaflarını öne çıkartmak ve savaş sonrası dönemlerini zevk ve sefa içersinde geçirmiş gibi göstermek filmin amacını aşmıştır.
Özellikle, en önemli devrimlerinden birisi olan “şapka devriminden” bahsederken, şapkayı “Anadolu’da dinsizliğin simgesi” olarak vurgulamak, “Laiklik Devriminden” söz ederken, “çocukluk yıllarında Kaymak Hafız’dan yediği tokadın da intikamını almıştı” yorumunu getirmek, TBMM’nin açılışını Cuma gününe denk getirip Cuma namazı sonrası dualarla açışını, “İktidarı gökten yere indirdi” diye tanımlamak, tarafsız denemeyecek insafsız yorumlardır.
Yine Can Dündar’ın kendi yorumu ile “Avrupa’nın yüz yılda gerçekleştirdiği devrimleri on beş yıla sığdırdığını ve “Kadınlara tanınan haklar” gibi çoğu devrimi, halkına onlardan önce verdiğini söylediğiniz bir lideri, eğer siz bazı insani zaaflarını öne çıkartarak anlatma çabasına girerseniz inandırıcılığınızı kaybedersiniz.
En iyimser eleştirileri yapanların dahi takıldığı sigara konusunu eleştirmek, böylesine zor bir yaşamı olan insan için haksızlık olsa gerek.
Mustafa Kemal’in belki de en şanssız olduğu konu evliliğidir. Türk Halkı’na çağdaş bir aile örneği sunmak için, muhtemelen duygusallıktan uzak yaptığı evliliğin Latife Hanımın O’nu taşıyamaması sonucu yürümemesi ve “Koca orduları yönettim ama bir kadını yönetemedim” şeklinde ki sözleri, O’nun nasıl bir duygusal yıkım yaşadığının işaretidir. Ayrıca bu evliliği sırasında onu çok seven kadının intiharının da O’nun yaşantısını olumsuz etkilemiş olabileceği unutulmamalıdır. Bu yaşam içersinde akşamları alkol alan bir insanı “günlerini üç paket sigara ve bir şişe rakı içerek geçirdi” diye yaftalamak insafsızlıktır.
Eğer bu film, Büyük Önder Mustafa Kemal’in çocukluktan ölümüne kadar geçen dönemin tamamını, başarıları ve zaafları da dâhil tüm detayları ile anlatan uzun bir dizi şeklinde çekilmiş olsaydı, inanıyorum ki, insan Mustafa Kemal’in zaaflarının anlatılış şekli hiç kimseyi rahatsız etmezdi.
Bu filmi seyrettikten sonra geçmişte satışı yasaklanan bir kitap aklıma geldi. Benim kuşağımdan olan okurlarım hatırlayacaklardır, benim üniversite yıllarımda adından çok bahsedilen satışı yasaklanmış bu kitap, Atatürk düşmanları tarafından O’NUN hakkında yazılmış en kötü kitap olarak anılırdı.
“ BOZKURT” isimli bu kitap, işgal yıllarında İstanbul ve Güneydoğu cephesinde görev yapmış H. C Armstrong isimli bir İngiliz askeri ataşesi tarafından yazılmıştır. Dönemin hükümeti tarafından yasaklanan bu kitabı Atatürk okumuş ve “az bile yazmış” diyerek kitabın serbest bırakılmasını istemiştir. Yıllarca adından korkuyla bahsedilen kitabın satışı, 1970’li yıllarda serbest bırakılınca ilk okuyanlardan birisiydim. Gerçekten de yer yer kitapta kin dolu bölümler vardı. Fakat keskin bir Mustafa Kemal düşmanı olduğu anlaşılan İngiliz ( Amerika kökenli olduğu da söylenen) dahi birçok bölümde yazdıkları ile Mustafa Kemal’i benim gözümde daha da büyütmüştü. “Eğer düşmanı dahi bunları yazabiliyorsa bu ADAM gerçekten çok büyük bir lider”, diye düşünmüştüm. Demek ki, Dünya boşuna O’nu 20. yüzyılın lideri seçmemişti.
Bu ülkenin en büyük şanssızlığı, bu büyük ÖNDER’İ, başlattığı devrimleri tam yerleştiremeden kaybetmesidir. Ne yazık ki, Atatürk’ün ölümünden sonra ülkemizi yöneten, İNÖNÜ’de dâhil tüm siyasetçiler O’nun büyüleyici gücü altında ezilmiş ve O’nun yarım bıraktığı devrimlere sahip çıkamamışlardır.
Bu ülkenin bugün çektiği tüm sıkıntıların çok önemli iki nedeni vardır. Bunların birincisi, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ve DEVRİMLERİNİN genç kuşaklara doğru düzgün anlatılmaması ikincisi ise, BU MİLLETİN DİNİNİ KENDİ LİSANI İLE ÖĞRENMESİNİN engellenmesidir.
Atatürk’ün başlattığı, dinimizin Türkçe öğretilmesine yönelik uygulamaları O’ndan sonra sürdürülememiştir. 1950 sonrası iktidara gelen MENDERES, seçim öncesi dini siyasi malzeme yaparak verdiği sözler sonrası, Türkçe din eğitimi ve Türkçe Ezan okunmasını kaldırmıştır. Dünya da din eğitiminin kendi lisanı ile yapılmasını engelleyen bizden başka hiçbir ülke yoktur.
Bu iki konu ( Din ve Atatürk) bu ülke de her zaman bir istismar aracı olarak kullanılmıştır.
Eğer Atatürk ölümünden önce Türkçe din eğitimini yerleştirebilmiş olsaydı, bugün hiç kimse bu milleti kendi dini ile kandıramayacak ve bugünkü gibi din siyasete alet edilemeyecekti. Açıkçası İslam dini kasıtlı olarak bu millete gerçek yönü ile öğretilmeyerek din tüccarları ve yobazlar tarafından istedikleri şekilde yorumlanarak toplumu yönlendirebilmeleri için bir silah olarak kullanılmasının zemini hazırlanmıştır, hala da kullanılmaktadır. İşte Atatürk bunu görerek, Halkı’nın dinini tüm yönleri ile öğrenebilmesinin yolunu açmış ve o nedenlerle de yobaz kesimin hedefi haline gelmiş ve bugün bu kesimler tarafından etkileri altına aldıkları genç kuşağın kafasına, “Atatürk dinsizdir, Atatürk din düşmanıdır” gibi insafsız bir imaj yerleştirilmektedir.
Ölümünden sonra açığını bulmayı ve O’nu Halkı’nın gözünden düşürmeyi kendilerine görev kabul edinen malum bir kesim var. Ayrıca Atatürk’ü ve O’nun devrim felsefesi olan “Kemalizm’i”, emperyalist amaçlarının önünde en büyük engel gördüğü için yıpratma kampanyası sürdüren dış güçlerin varlığı da bilinen bir gerçek.
Bu iki kesimin bugüne kadar her insanın zaafı olabilecek sigara ve içkiden başka bir şey bulamamamış olmaları dahi, O’nun büyüklüğünün bir göstergesidir. Hele de O’ndan sonra bu ülkeyi yöneten çoğu siyasetçi için ortaya dökülen akçeli ve ahlaki rezaletleri düşününce, sanırım O’nun değeri çok daha iyi anlaşılıyor.
Son söz olarak buradan, Atatürk düşmanlarına para kazandırmamak gibi bir gerekçeye sığınarak veya önyargılı saplantıları ile bu filme gitmeyeceğini söyleyenlere sesleniyorum. Korkmayın gidin ve seyredin. Sizler gibi Mustafa Kemal’i her yönü ile doğru tanıyanların bu filimden etkilenmesi mümkün değildir. Ayrıca özellikle gençlik öylesine “İVEDİK” türü rezil film ve dizilerin tutsağı olmuş ki, bu filmin “İVEDİK” gibi gişe rekorları kıracağı falan da yok gibi gözüküyor. Zira cumartesi akşamı sinemaya gitmek için en geçerli saat olan 19.00 seansında dahi salonun yarısı boştu.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK öylesine büyük ve tartışmasız bir lider ki O, O’na yapılan saldırılarla daha da büyüyor. O’nun adı dahi düşmanlarını korkutmaya yetiyor. İyi haftalar… 02 Kasım 2008

SADİ SUBAŞI