Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Yönetim Birimlerinin Sivil Toplum Kuruluşlarını Algılama Biçimi

YÖNETİM BİRİMLERİNİN SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINI
ALGILAYIŞ BİÇİMLERİ.

Yaklaşık on yıla yakın bir süredir Halk Gazetesinde, her hafta pazartesi günleri düzenli olarak “SUNUŞ” başlığı ile yayınlanan köşe yazılarımın önemli bir okuyucu kitlesine ulaşmış olması beni çok mutlu ediyor. Bu konuda gerek elektronik ortamda gelen destek mesajları ve gerekse sözlü olarak iletilenler beni yüreklendirdiği kadar da onurlandırıyor.
Ancak okuyucularımın ortak yakınması, yazılarımın uzun ve harf boyutunun küçük oluşu. Her ne kadar yazılarımın içeriği daha kısa yazmamı ve gazetede sayfaların da bana ayrılan yerin de sınırlı olması, yazının kısa ve çok daha büyük harflerle yayınlanmasını önlüyor desem de, kısa yazı ile meramını anlatan köşe yazarlarını da kıskandığımı söylemek isterim.
Örnek olarak, yaygın basından Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil ile yerel köşe yazarlarından değerli dostum Erdem Erol’u gösterebilirim. İşin doğrusu, bir amatör olarak ancak bu kadar becerebiliyor ve okuyucularımın her zaman ki hoş görülerine sığınıyorum.
.
Peki, uygulama da böyle mi? Gelelim günün konusu olan Sivil toplum kuruluşlarına.
Öncelikle şunu belirteyim ki, sivil toplum kuruluşları çağdaş demokrasilerin vazgeçilemez kuruluşlarından birisidir. Bunu kürsüye çıkan veya mikrofonu eline alan tüm siyasetçiler ve yöneticiler de vurgulamaktan kaçınmıyorlar
İşte sıkıntı da tam burada başlıyor.
Çünkü Sivil toplum kuruluşlarının yaptırım gücü yoktur.
Sivil toplum kuruluşları proje üretir ve toplumsal çıkarlar ve beklentiler doğrultusunda görüş açıklar ve tavır sergiler. Bu tavır, yapılan doğrulara destek vermek olduğu kadar, daha çokça yapılan yanlış ve eksikleri eleştirme ağırlıklıdır.
Toplumun oylarıyla seçtiği ve kendisini temsil ve yönetim görevi verdiği siyasetçiler ile yerel yöneticiler ve kamu adına sorumluk alan görevliler bundan hoşlanır mı? Kocaman bir hayır.
Çünkü bizim siyasetçilerle kamu görevlileri, her şeyin en iyisini bildiklerine ve en doğru işleri yaptıklarına inanırlar. Onların kitabında hata payı yoktur.
Onların kitabında, paylaşım ve ortak akılı aramak gibi bir anlayışta yoktur.
Yine onlar, düşünce ve proje paylaşımını yetki ve sahip oldukları gücün paylaşımı sanırlar. Seçim öncesinde sıkça görüşüp, her türlü sıcak mesajlar verdikleri sivil toplum kuruluşları seçim sonrası artık onların rakibidir. Algılamaları tam da böyledir.
Algılama ve tavır bu olunca da, yönetim birimleri ile sivil toplum kuruluşu arasında ortaya çarpık ve çelişkilerle dolu bir ilişki çıkar.
Çünkü sivil toplum kuruluşlarının birincil görevi toplumun çıkarlarını korumaktır. Bunu sağlamak için toplum adına önerilerini sunar ve gördüğü yanlışların düzeltilmesi yönünde yetkililerle görüşmeye çalışır.
Ne var ki, çoğu kez bırakın ortak akıl noktasın da buluşmayı, randevu dahi alıp görüşemezler.
Bunun sonucun da sivil toplum kuruluşları ciddiye alınmamanın da sıkıntısı ile gördüğü ve doğru olduğuna inandığı tespitleri ve sorunları kamuoyuna aktararak tartışmaya açar.
Konuya inanan sivil toplum kuruluşları ile ortak platformlar oluşturmak ve toplumsal desteği genişleterek sağlanacak kamuoyu baskısı ile sesini duyurmak ve sorunun giderilmesine çalışmak, onlar için artık tek çıkış yoludur.
Bazen bu da sonuç vermez. O zaman sivil toplum kuruluşlarının yapacağı son iş, sorunu yargıya taşımaktır.
Hepsinde olmasa dahi, çoğu kez yargı kararları sivil toplum kuruluşlarının haklılığını onaylar.
Bu bir dizi uyuşmazlıkta gelinen yer neresidir? Tam bir kargaşa ve sonuçta da yönetim birimlerinin güven kaybıdır.
Şimdi bu olayın bir de Samsun cephesine bakalım.
Çağdaş bir kent yaratıldığı iddiasında ki Samsun’da görülen resim, çağdaşlıkla çelişmektedir. Çünkü paylaşma ve uzlaşma kültürünün gereğini yerine getiremeyen, “Dayatmacı” ve “Ben yaptım oldu” anlayışının hâkim olduğu bir yönetim uygulaması ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Bu tür yönetim anlayışı, her şartta yaptığı işin desteklenmesini ister. Karşı görüşlere ise kapılarını kapatır ve boyunlarına bir de, “Bunlar her şeye karşılar” yaftasını asarlar.
Oysa Samsun artık eski Samsun değildir. İstenen düzeyde olmasa da, artık Samsun’da bir araya gelebilen ve Samsunlunun ortak çıkar ve beklentileri doğrultusunda görüş açıklayabilen, ortak tavır sergileyebilen sivil toplum kuruluşları vardır. Onlar “Sahilimi İstiyorum” ve “ Tersane” Projelerin de olduğu gibi doğru projelere destek vermektedir.
Sivil toplum kuruluşlarını suçlayanların bazı projeleri ise yargıda mahkûm olmayı sürdürmektedir.
Üzülerek söylemek gerekirse, Samsunlunun çıkarları ve beklentilerine zarar verecek bazı yerel veya hükümet kaynaklı projelere karşı direnen sivil toplum platformu üyeleri, yönetimler tarafından anlaşılmaz bir şekilde desteksiz bırakılmaktadır.
Samsun’u “Teşvik yasası” dışına iterek, haksız rekabet açmazına sürükleyen hükümet kararında olduğu gibi.
Ülkemizin geleceği olan Çarşamba Ovasını yok edecek ve Samsunlunun yaşamını karartacak sağlık sorunlarına mahkûm edecek, “ MOBİL SANTRAL” ayıbının Samsunlulara yaşatılması gibi.
Sahili halka açan çok güzel bir proje olan ve Samsunluyu denizi ile buluşturan bir yönetimin, bununla çelişecek bir kütleyi tüm itirazlara rağmen bu sahil bandının göbeğine oturtması gibi.
Mecidiye Caddesini yok eden alt geçit gibi. Samsun’un en eski yolu Necipbey Caddesinin çıkışını benzin istasyonu ile kapatmak gibi. Bunlara onlarca yanlışı eklemek mümkünken ve yargının yönetim aleyhine çıkmış kesin kararları varken, kentinin çıkarlarını savunan sivil toplum kuruluşlarını suçlu gibi yaftalamanın insafla bağdaşır yanı var mıdır?
Yanlış olan şey, sivil toplum kuruluşlarının arka bahçe olarak algılanmak istenmesidir. Ne yazık ki, açmazlarımızdan birisi de, bu tür sivil toplum kuruluşları ve sadece onlarla ortak çalışmalar yapmanın, yönetim birimlerince de benimsenmiş olmasıdır.
Geçen hafta bir yerel yönetici ile görüşen bu tür bazı sivil toplum kuruluş başkanlarınca söylenen ve basına yansıyan bazı sözler, gerçekten de bu görüşü doğrular niteliktedir. İstenen, dikensiz gül bahçesidir ki, bunun da adı çağdaş yönetim olamaz.
“Avrupa Birliğine” girme sevdasına çıkartılan çağdaşlık ölçütü yasaları dahi görmezden gelmek, sorarım hangi çağdaş yönetim anlayışına sığar?
2004 tarih ve 5216 sayılı “Büyükşehir Belediye Yasası’nın” 9. maddesin de, Büyükşehirlerde ki kara, deniz, su, göl ve demiryolu üzerinde ki her türlü taşımacılık hizmetlerinin sivil toplum kuruluşlarının da davet edileceği Ulaşım Koordinasyon Merkezi toplantılarında görüşülerek yapılmasına yönelik hükümlere yer verilmiştir. Buna rağmen her türlü iletişimi ve karşı görüşü ret ederek “ RAYLI SİSTEMİ” uygulamaya koyan yönetim anlayışının çağdaşlıkla ilgisi var mıdır?
Sonra da tüm bunların olduğu Samsun’da, yönetim birimleri başta olmak üzere birilerinin ağzından düşürmeyenlerin, “Bu kentte birliktelik yok” sözünü söylemeye hakları olabilir mi?
Asıl acı ve bir o kadar da düşündürücü olan ise, bu işe öncülük etmesi ve bu kentte birlikteliği sağlaması gerekenlerin bu birlikteliğin altına dinamit koyduğu gerçeğidir.
Son söz. Kısır çekişmelerle bu kente yazık edildiğidir. Daha da geç kalınmadan, başta yönetim birimleri olmak üzere herkesin şapkasına önüne koyması gerekmektedir. Ve eğer hala ortak değerimiz “ SAMSUN ” diyebiliyorsak, didişmeyi bir kenara bırakarak ortak paydamız Samsun’un kaybettiklerini geri getirmek olmalıdır.
İyi haftalar… 05 Temmuz 2009
SADİ SUBAŞI