TÜRKİYE ÇÖLDE BİR VAHADIR. DEĞERİNİ BİLELİM..
Vaha, uçsuz bucaksız kızgın çöller için hayat demektir, su demektir, yaşam demektir, kurtuluş demektir.
Bir çöl için “Vahanın” anlamı neyse, Türkiye’nin de bölgemiz için anlamı odur.
Bu geniş coğrafya da yer alan ülkelere şöyle bir göz gezdirsek, söylediklerimin anlamı çok daha iyi anlaşılabilecektir.
Bu ülkelerden bir kısmı büyük petrol gelirlerine rağmen çağdaş hukuk devletine sahip değillerdir. Bir kısmı dini monarşinin hâkim olduğu totaliter yönetimler tarafından idare edilmekte olup, bu ülkeler de kişisel özgürlüklerden de söz etmeye imkân yoktur.
Bir kısmı da yoksulluk sınırında iç sorunları ile boğuşmaktadır. Bu bölgede İsrail ile İran ise farklı bir konuma sahiptir. İsrail bölgenin yaramaz çocuğu olup, Amerika’nın destek ve himayesinde cüretkâr ve sınır tanımaz saldırganlıkları ile özellikle komşuları için tehdit unsuru olmayı sürdürmektedir.
İran ise çok daha farklı bir konumda olup, şeriatın en ağır kurallarının uygulandığı mollaların yönetiminde hem bölgeyi, hem de dünyayı tehdit etmektedir.
Ancak bir konuda İran ve İsrail’in hakkını da teslim etmek gerekir. Bu iki ülkeden İsrail, Amerika’nın himayesiyle, İran ise tarihinden gelen özelliklerini de koruyarak her şartta ulusal çıkar ve değerlerinden ödün vermeyerek dik durmayı becerebilmektedirler.
Bölgenin en büyük ortak özelliği ise, İsrail hariç bu ülkelerin hepsinin Müslüman oluşudur. Bir başka ortak özellik ise, bölgenin zengin petrol yataklarına sahip olmasıdır. Petrol bölgenin şansı kadar da şansızlığı olmuştur. Bütün sömürgeci ülkelerin gözü ve çıkar hesapları bu bölgenin üzerindedir.
İşte böylesine karmaşık ve sorunlu bölgenin günümüz de tek çağdaş ve demokrat ülkesi olarak Türkiye ortaya çıkmaktadır.
Günümüz de monarşi ve güdümlü demokrasilerle yönetilen bölge ülkeleri arasında Müslüman bir ülke olarak Türkiye’yi farklı kılan şey, Türkiye’nin Laik, Çağdaş bir Hukuk Devleti olmasıdır.
Peki, bu ülkede yaşayan bizler bunun ne kadar farkındayız? Üzülerek söylemek gerekirse, Dünyayı şaşırtan ve hayran bırakan “Kurtuluş Savaşının” hangi koşullarda kazanıldığının ve Laik ve çağdaş bir Hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğunun dahi çok farkında değiliz.
Tarihi geçmişimizi hatırlarsak, sanıyorum nereden nereye geldiğimizi ve bölgede ki önemimizi çok daha iyi anlayabiliriz.
Mustafa Kemal Atatürk, başlattığı Kurtuluş savaşı sonrası Osmanlı’nın küllerinden yepyeni bir Devlet yaratmıştır. Bu devletin adı Laik ve Çağdaş bir Hukuk Devleti olan, Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Ancak üzülerek söylemek gerekirse Atatürk’ün ölümünden sonra ki yönetimler O’nun devrimlerini sürdüremedikleri gibi korumayı da becerememişlerdir.
1950 de Marshall yardımı ile başlayan borçlanma dönemi de, günümüzde de tavan yaparak devam etmiş ve ülke olarak ekonomik bağımsızlığımız ipotek altına girmiştir.
Ülkemizi yöneten iktidarların basiretsizliği sonucu, 1950 ile 2000 yılları arası dönem tarihe “Darbeler Dönemi” olarak geçerken, siyasi istikrar da bir türlü sağlanamamıştır.
1950 de başlayan dinin siyasete alet edilmesi alışkanlığı, zamanla Çağdaş ve Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin olmazsa olmazı olan, “Laik Düzeni” de tehdit etmeye başlamıştır.
Koalisyon dönemlerin de yaşanan olumsuzluklar sonucu iktidara gelen günümüzün siyasi iradesi ise, geçen zaman içersinde alternatifsizliğinde verdiği güçle çok tartışmalı bir süreci başlatmıştır.
Stratejik açıdan son derece kritik bir bölgede bulunan ülkemiz de yaşananlar yeni endişe ve korkuları da beraberinde getirmiştir.
Sınır tanımayan telefon dinlemeleri toplumsal ve kişisel özgürlüğü kısıtlar hale gelmiştir.
ERGENEKON soruşturmaları, adi suçluların yanında Devleti ve belediye kaynaklarını soyanlar görmezden gelinerek, sadece ulusal çıkarları savunanları kapsaması ile tartışmalı hale gelmiştir.
Yargı bağımsızlığının ciddi boyutlarda baskı altında olduğu endişeleri artmıştır.
Avrupa Birliği’nin dayatmaları ile daha çok demokrasi adına siyasi uzlaşma sağlanmadan yapılan düzenlemeler ülke içi huzuru bozmuştur.
Bu bağlamda Türk Silahlı Kuvvetlerini darbe odağı gibi gösteren soruşturmalar, MİT’İ tartışılır hale getiren baskınlar, ülke savunmasının en önemli kurumlarını yıpratmaya başlamıştır. Polis ordusu kurulması söylemleri ürkütücü bir şekle dönüşmüş, kurumlar arası çatışma söylentileri yoğunluk kazanmıştır.
Basın üzerinde ki baskılar ve sayıları hızla artan yanlı basın organları ile gerçek demokrasilerin olmazsa olmazlarından “Özgür Basın”, anlamını yitirmeye başlamıştır.
Siyasi iradenin, “Eczacılara”, “Doktorlara”, “Tekel işçilerine” uyguladığı tehdit ve dayatmalar, “Devlet tehdit etmez, inandığını uygular” kuralına, dolayısıyla Devlete olan inancı sarsmış ve “DEVLET İMAJINA” ciddi boyutta zarar vermiştir.
Son 25 yılda, 40.000 e yakın insanımızın canına kıyan bölücü örgütünün tutuklu elebaşısının, cezaevinden verdiği talimatlarla hala terör örgütünü yönetmesine göz yumulması, çocukları şehit olmuş aileleri derinden yaralamıştır.
Dış dayatmalarla açılım adı altında bazı etnik gruplarla birlikte bugüne kadar hiçbir talebi olmamış Romanlar gibi bazı kesimlerinde adının anılması, üniter yapımıza zarar vermeye başlamış ve “2020 de Türkiye, 7–8 eyalete bölünmüş bir Devlet olacak” şeklinde ki dış kaynaklı İddialara güç kazandırmıştır.
Meclis aritmetiğini kullanarak bazı uygulamaları oldubittiye getirmenin, hangi demokrasi de yeri vardır?
Üst üste 4–5 seçim kaybeden bir muhalefet partisi liderinin, istifayı düşünmeyerek iktidar partisini alternatifsiz hale getirmesi, hangi çağdaş demokrasi de vardır?
Son günlerde gündeme getirilen referandum söylemleri ve içeriği ile kamuoyuna yansıyanlar, çağdaş demokrasilerin en önemli ve rejimin koruyucu unsurları olan laik düzen ve yargı üzerine ciddi ipoteklerin konacağı endişelerine ve sivil bir darbe söylentilerine güç kazandırmıştır. Putin ve Hitler türü baskıcı bir sisteme kaydığımız korkusu gündeme oturmuş bulunmaktadır.
Ülkemizin ekonomik görüntüsü ise tüm pembe tablolara rağmen umut verici gözükmemektedir. Hızla artan işsizlik, kapanan işyerleri, iflaslara bağlı intiharlar bunu doğrular yöndedir. Tarım üretimi engellenmiştir. İş ve aş ortamı olan yatırım yapmadan, insanlara yardım paketi ve nakit para dağıtmak, sorunları çözmediği gibi toplumu tembelliğe alıştırmakta ve siyasi iradeye bağımlı hale getirmektedir.
İflasa sürüklenen bir tüccarı kurtaracak tek şey, varsa satabileceği gayrimenkul veya yastık altında ki birikimleridir. Türkiye’nin son beş yılda yaptığı dış borç, tüm Cumhuriyet döneminde yapılan borçlanmadan çok daha fazladır. Türkiye son beş yılda, başta Atatürk döneminde yapılan ve birer sanayi mucizesi olan fabrikalar olmak üzere tüm fabrika ve tesisleri özelleştirme adı altında, çoğunu da değerinin altında satmıştır.
Bu paralarla dış borcumuz mu azaltılmıştır? İşsizliğe çözüm olacak yeni sanayi tesisleri mi yapılmıştır? İşçi, memur ve emekli maaşlarına büyük zamlar mı yapılmıştır? Her üçü de yapılmamıştır. O zaman bu paralar ne olmuştur? Bunu öğrenmek bu halkın hakkı değil midir?
Söyler misiniz? Böyle bir ortamda toplumsal barış ve huzur olur mu? Peki, çözümü nedir? Demokrasilerde sandık değil mi? Sandık nasıl çözüm olur? Sandık da alternatifler varsa çözüm var demektir. Şu anda böyle bir alternatifi gören var mı?
Yok, mu diyorsunuz? Öyleyse geçmiş ola! Eğer bu sonucu yaratanlar hala başını yastığa huzur içinde koyabiliyorlarsa diyecek fazla da bir şey kalmıyor.
Ne demişler? Her toplum hak ettiği şekilde ve kişilerce yönetilir. Diyecek başka bir şey var mı? Böyle giderse korkarım ilk seçim sonrası, birilerinin kına yakmasını bir kez daha seyredeceğiz.
Böyle bir ortamda bu ülkenin kıymetini bildiğimiz söylenebilir mi? Bu sorunun cevabını herkes kendisi vermelidir diye düşünüyorum. Ama çok geç olmadan!
İyi haftalar.. 17 Ocak 2010
SADİ SUBAŞI