Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Demokrasiler de Çözüm Yolu Seçimdir. Ama!

DEMOKRASİLERDE ÇÖZÜM YOLU SEÇİMDİR. AMA..

Demokrasilerle yönetilen ülkeler de siyaset tıkandığında çıkış yolu, seçim sandığına gitmektir. Ülkeleri yöneten siyasi iktidarlar eğer ülke ekonomisini iyi yönetemezlerse ülke içinde halk katmanlarında ki tepki ve huzursuzluk artmaya başlar. Bu ortam ülke yönetimlerinin işini zorlaştırır. Eğer sorunlar aşılamazsa, geçen her süre iktidar partisinin biraz daha yıpranması demektir.
İşte bu ortamın oluşması halinde seçim kaçınılmaz olur. Seçimler ise ya çözümü ve yeni umut demek olan değişimi getirir, ya da yeni çıkmazlara kapı açar.
Seçimler, ancak alternatif veya alternatifler olduğu zaman çözüm yoludur.
Günümüz Türkiye’sine baktığımız da, görünen manzara hiç de iç açıcı değildir. Dünyayı sarsan uluslararası ekonomik kriz, tüm aksi söylem ve “Türkiye’yi teğet geçti” iddialarına rağmen, ülkemiz de onarılması güç maddi ve manevi yıkımını sürdürüyor.
Bir yanda işini kaybettiği için intihar eden işadamları ve işçiler, diğer yanda özelleştirme silindirinin sokağa döktüğü tekel işçileri ve işsiz sayısında ki patlama ve açlık sınırında yaşam sürdüren emekliler,
Alt yapısı ve maddi kaynağı hazırlanmadan genişletilen sağlık güvenlik şemsiyesinin, sağlık bütçesinde yarattığı açığın diyetini eczacıya ödetmeye çalışan dayatmalar sonucu yaşamsal sorunlarla karşı karşıya kalan eczacıların, önlerine konan “SGK ilaç sözleşmesini” imzalamama direnci,
Hiçbir görüş ve önerileri dikkate alınmadan TBMM’DEN geçirilen “Tam Gün Yasasına” bayrak açan doktorlar,
Kadrosuzluk nedeniyle sokağa terk edilen ülkemizin geleceği olan binlerce öğretmenin çaresizliği,
İçeriği belirlenmeden gündeme taşınan “Açılım paketlerinin” yarattığı kargaşa ve gerilim,
Uluslararası siyasette yapılan tartışmalı tercihler,
Ciddi boyutlara ulaşan tarikat bağlantılı kadrolaşmalar,
Ülkemizin sahip olduğu tüm fabrika ve tesislerin özelleştirme adı altında satılmasına rağmen, tüm Cumhuriyet dönemlerinin iç ve dış borcunu katlayan bu dönemin dış borç miktarı,
“Dış ülkelerden daha ucuza alıyorum” diye, köylümüzü buğday ve şeker pancarı dahi ekemez hale getiren, tütün ve fındık üretimini sıfırlayan,
İşsizliğe çare olacak hiçbir fabrika ve tesis yatırımı yapmayarak, köylüyü toprağından kopartarak, üretmeyen bir toplum yaratan politikalar,
Başta ülkemizin savunmasının tek güvencesi olan TSK olmak üzere kurumlar arasında yaşanan güven sorunu ve tartışma ortamı,
Yargı bağımsızlığını zaafa uğratan uygulamalar,
Günümüz Türkiye’sin de yaşanan yönetimsel ve siyasal tıkanıklığın birer göstergesi değil midir?
Sayısını daha da artırabileceğimiz yukarıda ki örnekler dahi, demokratik bir çözüm için seçim ortamının oluştuğunun kanıtı değil midir?
Peki, yukarıda da vurguladığım gibi, seçimin çözüm olabilmesi için alternatif var mı? Üzülerek söylemek gerekirse mevcut siyasi yelpazenin içersinde bu soruya olumlu cevap verebilmek çok da olanaklı gözükmemektedir. Ne yazık ki, Ülkemiz adına asıl sorun da buradadır.
Siyasi yelpazeye şöyle bir göz atalım. Bakalım neler görülüyor?
Ülkemiz de geçmişte siyasi dengeyi oluşturan merkez sağ, rahmetli Ecevit Başkanlığında ki Koalisyon Hükümeti sonrası yapılan 2002 seçimlerinde çökmüş ve bir daha da toparlanarak alternatif haline gelememiştir.
İstikrarlı bir çizgiyi sürdürse de, MHP’NİN büyük bir oy patlaması yaparak tek başına alternatif olabilme şansı, en azından şimdilik gözükmemektedir.
Ana Muhalefet Partisi ise, biat sistemine dayalı mevcut Genel Başkanlık yapısı ile yeni bir seçimde de çok şanslı gözükmüyor.
Sürekli seçim kaybetmesine rağmen, parti içi demokrasiye izin vermeyen ve Genel Başkanlık alternatiflerine seçime girebilme şansı dahi tanımayan CHP Genel Merkez Yönetimi, biat anlamında kemikleşmiş delege yapısını koruyarak partinin önünü açacak bir Genel Başkan değişikliğine izin vermemektedir.
Meydanları dolduran milyonlarca insanın Cumhuriyet Mitingleriyle verdiği desteğe rağmen, 2007 seçimlerinde rakibi AKP % 47 alırken, aldığı % 22 oyu başarı sayabilen bir Genel Başkanla,
Son günlerde yapılan kamuoyu yoklamalarında rakibi iktidar partisi AKP’NİN oylarının % 32 e düşmesini gündeme taşırken, yukarıda ana başlıklarını verdiğim günümüzde ki onlarca olumsuzluğa rağmen, kendi oyunu bir türlü yükseltemeyerek
% 22-23’lerde kalmasını göz ardı eden bir anlayışla, CHP nasıl alternatif olabilecektir?
Sayın Baykal’ın dürüstlüğüne, büyük bir hitabet ustası olan rakibi Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın karşısında, yüreklere su serpen dik duruşu ve hitabetine rağmen,
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Laik ve Çağdaş rejim adına endişesi olanlarında sırf bu korku adına oy vermelerine rağmen, görünen o ki, sosyal demokrat tabanın önemli bir kısmı, Sayın Baykal nedeniyle CHP’YE oy vermemeyi inatla sürdürmektedir.
Bu yapı, ülkenin geleceği hakkında kafa yoranları da görüş ayrılığına itmiştir. Bir kısım sol düşünür ve yazar, ülkesi adına endişesi olan sol seçmenin CHP’YE oy vermemesini eleştirirken, solda ki yeni oluşumları da, “Bir Bölen” olarak yargılamaktadır.
Diğer bir bölüm ise, eleştirdiği hiçbir konuda alternatif politikalar ve öneriler sunamayan, halka gelecek için umut veremeyen, bu nedenle de oyunu % 22’lerin üzerine çıkaramayan ve gerekli değişimi bir türlü yapamayan CHP’NİN çözüm olamayacağını savunmaktadır. Bu nedenle de alternatif olamayan CHP yerine toplumun yeni bir sol parti etrafında umut tazeleyebileceğini, en azından ilk seçimde bu şansın denenmesine sıcak bakmaktadır.
Sonuç olarak söylemek gerekirse, ülkemizde bir kesim birazda inançlarının gereği olarak, mevcut iktidarın yönetiminden memnun gözükürken, diğer bir kesim çağdaş düzenden uzaklaşma korkusunu yaşamaktadır.
Böyle bir ortamda, mevcut TBMM de sayısal gücü yeterli olmadığı için etkin olamayan ve günümüzde de söylemlere dayalı politikalarını TBMM’NE sayısal olarak yansıtması çok olası görülmeyen CHP’NİN ilk seçimde alternatif olması da zor gözüküyor. O halde yeni oluşumlara ön yargılı yaklaşmamakta yarar var diye düşünüyorum. 24 Ocak 2010
Ecz. SADİ SUBAŞI

Değerli Arkadaşım;

Konu yazını dikkatle okudum. CHP ile ilgili değerlendirmelerine tamamen katılıyorum. İlave olarak da şunları söylemek isterim.

Yeni oluşumlar bir neden değil sonuçtur. Baykal'ın inatçı tutumu olmasa bunların hiç birinin olmayacağı, bu tür yeni girişimlere ihtiyaç duyulmayacağı görüşündeyim..

Şayet Baykal'da bütünleştirici ve birleştirici bir kişilik olsa ne SHP, Ecevit'ten sonra da DSP ayrı olurdu.. Ne 10 Aralık hareketi olur ne de DİSK 10 Aralık hareketini desteklerdi...

Ne Hikmet Çetin TDH'yi desteklerdi ne de Erol Tuncer CHP'den istifa ederdi...

Bu ve benzer ayrışmaların kaynak sorunu, kaynak nedeni Baykal'dır, tüm bu olanlardan Baykal sorumludur. Ben bu görüşteyim... Bölen ve ayrıştıran ve herkesi uzaklaştırıp dağıtan Baykal'dır.

Bu nedenle çıkış arayan kişilere "bölen" demek ne mantığa ne vicdana uygundur...

Bu nedenle AKP'den kurtulmak için girişilen çabaları detekliyorum ve onlara karşı ön yargılı değilim...

Bu görüşlerimi seninle paylaşmak istedim... Kalemine ve aklına sağlık. İyiki varsın değerli arkadaşım... Ertuğrul Çepni