SİVİL DİKTA VE SİVİL DARBE NEDİR? NASIL OLUŞUR?
Son günlerin en çok konuşulan konularından birisi sanıyorum, “Sivil darbe” korkusu. Günümüz Türkiye’sin de hemen her gün yeni bir askeri darbe senaryosu bilinen medya gurupları tarafından gündeme taşınıyor ve tüm ülke bununla yatıp bununla kalkıyor. TSK, ringde yediği yumruklardan dağılan boksör gibi sallanıp duruyor. Tüm ülke bu senaryolar ve gözaltılarla oyalanırken, siyasi irade geleceğin Türkiye’sinin modelini belirleyecek uygulamaları ve anayasa değişikliklerini planlıyor.
Bu girişten sonra bir nokta koyup, sizleri şöyle biraz gerilere götürerek yakın tarihimizde yaşananları anlatan bir söyleşiyi paylaşmak istiyorum. Geçtiğimiz hafta içersinde cerrahi bir operasyon geçiren bir dostumu yattığı hastanede ziyarete gittim. Hasta ziyareti bir süre sonra güncel konuları konuştuğumuz bir sohbete dönüştü.
Söz, Samsun’da ki önemli bir sivil toplum kuruluşunun oluşturduğu “Kadın Girişimciler Konseyinin” düzenlediği bir panelde yaşananlara geldi. Arkadaşımın eşinin, panelin yapıldığı salonda, ne bir Türk Bayrağı, ne de kadınlarımıza bugünkü çağdaş statüyü ve hakları veren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir resminin bulunmadığını söylemesi üzerine, konu günümüzde yaşanan kamplaşmaya geldi.
Bu sırada arkadaşım çocukluğunda yaşadığı bir olayı anlatınca, o günlerde yaşananlarla günümüzde yaşananlar arasında ki benzerlikler aklıma geldi. Önce arkadaşımın anlattıklarını aktarmak istiyorum.
Arkadaşımın rahmetli babası, Samsun’un o dönemde ki tanınmış ve saygın tüccarlarından birisidir. Aile olarak da CHP’li olup, Atatürk ve İnönü’ye büyük sevgi ve saygıları vardır. İşyerinde de hem Atatürk’ün, hem de İnönü’nün resimleri asılıdır.
Yıl 1955 veya 1956. O yıllar Türkiye’de çoğulcu demokrasi ile birlikte iktidara gelen DP’nin mutlak hâkimiyetinin sürdüğü yıllardır. 2. Dünya Savaşı yıllarında çıkartılan Milli Korunma Kanun’u yeniden gündeme alınmış ve ortalığı kasıp kavurmaktadır. Tüm ürünlerde etiket konması zorunlu hale getirilmiş, koymayanlara hapis de dâhil olmak üzere çok ağır cezalar yürürlüğe sokulmuştur. Ne var ki, bu uygulama dahi iktidarın kendisi gibi düşünmeyenlere karşı kullandığı baskı aracı haline getirilmiştir. Etiket ve fiyat kontrollerini yapma yetkisi de belediyelere verilmiştir.
Arkadaşımın anlattığı olay işte o günlerde babasının işyerinde yaşanır. Samsun, o günlerde nüfusu 50.000 civarındadır ve hemen herkes birbirini tanımaktadır. Belediye Başkanı DP’li saygın bir isimdir ve de arkadaşımın babasının da yakın arkadaşıdır. 1955 ve 1956’lı yıllar, bu baskıların yoğunlaştığı, ülkenin siyasal kamplara bölündüğü, insanların kahvelerini ayırdığı, farklı siyasi görüşe sahip en yakın dostların dahi bir arada görünmeye korktuğu yıllardır.
Bir gün işyerine gelen bir müşterinin ayrılmasından sonra yapılan ihbar üzerine, işyerine gelen belediye görevlileri binlerce malın içersinde bir tanesinde etiket bulunmadığı gerekçesi ile zabıt tutar. Babasının başı büyük sıkıntıdadır.
Yakın dostu olan DP’li Belediye Başkanı arar ve “Ne olur dostum, şu inadı bırak ve işyerinde ki Atatürk ve İnönü’nün resimlerini kaldır da bu sıkıntılardan kurtul” Der. Amacı, arkadaşının zarar görmemesidir. Babasının tepkisi sert olur ve “Ben bu işyerini bir Yahudi tüccardan aldım. O resimler de işyerini satın aldığımda orada asılıydı. Bir Yahudi tüccarın asmaktan korkmadığı bu resimleri ben kaldıramam. Cezam neyse verin” Der.
Arkadaşım bunları anlatırken, çocukluğumun son dönemlerinde yaşadığım o günler gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti. Siyasi baskı adına her akşam tek yayın organı olan Ankara Radyosu’nun saat 08.00 den itibaren yayınladığı, “Vatan Cephesi’ne” katılanlar duyurularını hatırladım.
Üzülerek söylemek gerekirse, bu ülkeye gözünü iktidar hırsı bürümüş siyasetçiler kadar hiç kimse zarar vermemiştir.
Çoğulcu demokrasi dönemlerinde yaşanan “sivil dikta” için ilk örnek, DP İktidarı’nın son dönemidir. Sonunun nasıl bir trajediye dönüştüğünü de unutmamız mümkün değildir.
1960 ihtilali ile sonuçlanan bu dönemin sonunda, birisi dönemin Başbakanı Merhum Menderes, diğer ikisi bakan olan Merhum Polatkan ve Merhum Fatin Rüştü Zorlu olmak üzere üç siyasetçinin darağacına gönderilmesi ise Türk Demokrasisi adına kara bir lekedir.
Benzer olaylar ve siyasi dayatmaların neden olduğu siyasi uzlaşmazlıklar ve iktidarı eline geçirenlerin toplumu siyasi kamplara ayırdığı olaylar 1970’li yıllarda da yaşanmıştır.
Ne yazık ki, 70’li yıllar da yaşananların diyetini de üniversiteli gençler ödemiştir. 1971 de darağacına gönderilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının acı sonları da, bu ülkenin demokrasinin yüz karasıdır.
Her iki olayda, yaşanan “ihtilal de, muhtıra da”, bu ülkeyi yönettiğini zanneden uzlaşma kültüründen uzak ve ihtirasları mantıklarının önüne geçmiş siyasetçilerin neden olduğu basiretsizliklerdir.
Yukarıda söz edilen DP dönemi ve Milli Korunma Kanunu incelersek günümüz de yaşananlarla benzerliğini de görebiliriz. Yaşı benden büyük olanların çok daha iyi hatırlayacağı olaylar bir ibret belgesidir.
1950 de iktidara gelen DP, Amerika’dan gelen Marshall Yardımı ( Dış borç) ile gelen taze paranın da etkisi ilk yıllarda ekonomiye canlılık kazandırmış, ancak ilerleyen yıllarda ekonominin bozulması üzerine çok sert uygulamaları devreye sokmuştur. Bunlardan en serti ve en yakın dostu dahi birbirine düşman eden “ Milli Korunma kanunudur.”
3780 sayılı Milli Korunma Kanunu, ilk kez 2. Dünya Savaşı’nın patladığı olağanüstü dönemde, dönemin iktidarı Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından 18.01.1940 tarihinde çıkartılmıştır. Savaşa girilmesi ve seferberlik ilanı hallerinde Devlete destek sağlamak amacı ile sıkı denetim getiren ve el koyma dâhil geniş yetkiler veren bir yasadır.
DP İktidarı, ekonomik sorunların ağırlaştığı, karaborsanın patladığı 2. döneminde bir dizi baskı uygulamaları yanında, 01 Temmuz 1956 tarihinde 3780 sayılı Milli Korunma Kanununa dayanarak çıkarttığı bir kararname ile “ Milli Korunma Kurulunu” daha da genişletilmiş yetkilerle bir baskı unsuru olarak devreye sokmuştur.
Arkadaşımın babasının başına gelenlerin çok daha kötü örnekleri yaşanmış ve bu yasa bir anlamda siyasi rakiplerini sindirmeye yönelik bir araç haline getirilmiş ve ticaretle uğraşanların korkulu rüyası haline gelmiştir. Basına en ağır sansürler uygulanırken, karşıt gazeteciler tutuklanmış, muhalefet partilerin liderleri bazı illere sokulmamış, kurulan “Vatan Cephesi” ile toplum keskin çizgilerle bölünmüş ve birbirine düşman haline getirilmiştir.
Bugün ülkemizin ekonomik bağımsızlığını yitirmesine neden olan dış borç belasının temelleri de o dönemde, “Marshall Yardımı” ile atılmıştır. DP 1950 de iktidarı devralırken Türkiye’nin 2 milyar 402 milyon olan dış borcu, 1959 da 4 milyar 894 milyon TL. Ye yükselmiş, TC Merkez Bankası adeta para basma kurumu haline getirilmiştir.
Ülkemizin üzerinde 1950 de başlayan Amerika’nın baskı ve yönlendirmesi, adeta ülkemizde ki iktidarların gelişlerinin de, gidişinin de, darbelerin de belirleyicisi olmuştur. Amerika’dan icazet almayanlar iktidar olamamıştır. Olabilenler da bir şekilde iktidardan kopartılmıştır.
Bu sava en güzel örnekler, iki Ecevit Hükümeti’nin sona eriş şekilleridir. Ecevit Hükümeti’nin 1978 de bir takım sivil toplum kuruluşlarının yarattığı stokçuluk ve yaratılan kuyruklar sonucu düşürülüşü, 2002’de de Ecevit’in ABD’nin IRAK işgaline karşı duruşuna dayalı ve Kemal Derviş destekli erken seçim operasyonu ile dağıtılması bunun en güzel örnekleridir.
Demokrasiyi henüz tam içine sindirememiş veya demokrasiyi yanlış algılamış siyasetçilerimiz nedeniyle, tek parti iktidarları hemen her dönem de “Sivil Dikta” çağrışımlarına zemin hazırlamıştır.
Geçmişte olanları hatırlayarak günümüzde yaşananlara bakınca, ne kadar kolay unutan bir toplum olduğumuzu da bir kez daha görüyoruz.
Günümüzde yaşananlar ise, “Sivil Dikta” oluşumunun da ötesine geçmiş ve toplum da “Sivil Darbe“ endişesi konuşulmaya başlamıştır.
Ve ne yazık ki yaşananlar, “Tarihten ders alınsaydı, tarih hiç tekerrür eder miydi?” Özdeyişini bir kez daha kanıtlamaktadır. Bir hasta ziyareti ile nerelere uzandık? Neleri hatırladık?
Umarım, toplum olarak yattığımız uykudan geç olmadan uyanırız. İyi haftalar.
31 Ocak 2010
Ecz. SADİ SUBAŞI