Köşe Yazılarında
DÜNDEN BUGÜNE SAMSUN

Bu Ülkenin Bölünme Korkusunu Yaşamasının Sorumlusu Dünden Bugüne Sorumluluk Alan Basiretsiz Siyasetçilerdir.

BUGÜN ÜLKEMİZDE BÖLÜNME KORKUSU YAŞANIYORSA,
BUNUN SORUMLUSU, TÜM DÖNEMLERİN BASİRETSİZ
SİYASETÇİLERİDİR.

“Bölünme”, kelime olarak dahi acı veren ve yürek sızlatan bir söylemdir. Bu kelimenin konuşuluyor hale gelmesi ise, bu ülkeyi seven herkesi korkutuyor. Ne yazık ki, bu korku artık bir paranoya değil. Nedenine gelince;
Güneydoğu bölgemizin sınırları ötesinde süper güç ABD’nin de desteği ile bir Kürt Devleti’nin kurulduğu ve böylece ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin ayaklarından birisinin gerçekleştiği bir bilinen bir gerçektir.
Sıranın, bu projenin 2. basamağı olan, ülkemizin Güneydoğu Bölgesinde de özerk bir Kürt Devlet’inin kurdurulmasına ve Irak’ta kurulan Kürt Devleti ile bütünleşmesine geldiği anlaşılmaktadır.
Bunun sağlanması için de Güneydoğu Bölgemizin yangın yerine çevrilerek bölge de ki huzur ortamının bozulması gerekmekteydi ki, bunu da bu konuda taşeronluk görevini üstlenen PKK’nın bölgeyi savaş alanına çevirerek başardığı görülmektedir.
Ülkemiz adına siyaset yapanların 1980’li yıllardan itibaren yaptıkları akıl almaz yanlışların sonucunda, dün akıllara dahi gelmeyen çözüm önerileri artık konuşulur hale gelmiştir.
Dün, tüm dünya’nın sahip olmak için can attığı, bölgenin en stratejik ve ülkemizin savunması için de son derece önemli olan Kıbrıs’ı Türkiye’nin sırtında ki kambur olarak görerek, ”Ver de kurtul” formülünü gündeme taşıyan basiretsiz siyasetçiler, bugün de aynı şeyleri Güneydoğu Bölgemiz için söyleyebilmektedirler.
Önceki gün sohbet ettiğim bir dostumun söyledikleri karşısında şaşkına döndüm. Özetle, “Zaten oralarda vergi, elektrik, su parası dahi alamıyoruz. 30 yıldır milyon dolarları oralarda harcadık, 30.000 ‘i aşkın şehit verdik. Bu bölge fiilen kaybedilmiş.” Diyordu. Devamında söylediklerini ise tekrarlamaya dilim varmıyor. Artık sokakta ki vatandaş da bunları söyleyebiliyorsa, durum sanılandan da vahim demektir.
1980’li yıllarda Özal’la başlayan Türkiye’nin eyaletlere ayrılması düşüncesi, ne yazık ki bugün yeniden konuşulmaya ve de gerçekleşme aşamasına gelmiştir.
Artık talepler, ayrı ordusu ve polisi, Kürtçe ana dili olan, sınırları belirlenmiş özerk bir Kürt Devleti kurulmasına kadar vardırılmıştır.
01 Ağustos 2010 tarihli Vatan Gazetesi’nde manşetten verilen haber bu taleplerin artık kapalı kapılar arkasında değil meydanlardan haykırıldığının en somut örneğidir. Habere göre Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir aynen şunları söylüyor;
“Demokratik ve müreffeh bir Türkiye için, Özerk Doğu Karadeniz, Özerk Orta Karadeniz olacak, aynı zamanda Demokratik Türkiye Özerk Kürdistan da olacak.” Sonra da lütfedip, “TBMM var olmaya devam edecek, İstiklal Marşı okunmaya devam edecek, Türk Bayrağı da Türkiye’de dalgalanmaya devam edecektir. Bunlara bir itirazımız yoktur” dedikten sonra asıl sözlerini ekliyor ve diyor ki, ”Ama bir de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu olacak. Türk bayrağının yanında Kürt Halkı’nın yerel renkleri olan yeşil, kırmızı, sarı bayrağımız gökyüzünde dalgalanacak.”
Acaba adı bölünme olan bu talep, açıkça daha başka nasıl söylenebilir di?
Zaten bu projeyi kâğıt üzerinde gerçekleşmiş kabul eden ABD ve bazı Avrupa devletlerinin resmi kurumları, Güneydoğu Bölgemizi Kürdistan olarak gösteren haritaları her fırsatta yayınlamaktadırlar.
Bazı gerçekleri örtbas etmeye gerek yok. Üzülerek söylemek gerekirse, olanları ve dayatılanları doğru algılayabilecek bir siyasi irade olmadıkça, bu belayı kolay atlatabileceğimizi de düşünmek iyimserlikten de öte, aymazlıktır.
Şöyle biraz gerilere dönüp bakalım. Bugünlere nasıl gelmişiz?
Türkler, 1071 de Malazgirt’ten Anadolu’ya adım attığı andan itibaren tüm Avrupa’yı karşısında bulmuştur. Türkleri bir türlü kabul edemeyen Avrupa, ünlü Haçlı Seferlerini de bu nedenle düzenlemiş, ancak her defasında hüsrana uğramışlardır.
Avrupa’ya inat, hızla büyüyen ve dev bir imparatorluk kurarak tüm Avrupa’yı titreten Osmanlı Devlet’i, sonraki yıllarda taht kavgaları ve kötü yönetimler sonucu hızla zayıflamış ve eski gücünü kaybetmiştir.
İşte bu sırada 1. Dünya Savaşı patlamış ve savaşı kaybeden ittifakta yer aldığı için Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları parçalanmıştır. Haçlı seferleri ile Türkleri Anadolu’dan atamayan Avrupa bu kez yakaladığı fırsatı kaçırmamış ve Osmanlı’dan geriye kalan son vatan toprağı Anadolu’da, fırsatçı Avrupa devletleri tarafından bölüşülerek işgal edilmiştir.
Bu işgali kabullenemeyen Büyük Komutan ve Büyük Önder Mustafa Kemal Paşa ile silah arkadaşları, başlattıkları milli Mücadele ile bir mucizeyi gerçekleştirmiş ve Anadolu’yu düşmandan temizlemiştir.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları bu zafer sonrası, 1. Dünya Savaşı yenilgisi üzerine Osmanlı’ya dayatılan SEVR’İ yırtıp atmış ve Lozan’da masaya oturmuştur. Bugünün siyasetçilerinin “Monşer” diyerek aşağıladığı diplomatlarımız, savaşta ki kazanımlarımızı LOZAN’DA perçinleme başarısını göstermiştir.
Bakalım, o Lozan’da neler olmuş?
Lozan’ı kabul etmeyen bir ülke Lozan’ı imzalamamıştır. Kimdir bu imzalamayan tek ülke? Bu ülke en büyük dostumuz! Dediğimiz ABD’dir
Masaya bir mucizevî bir zaferi gerçekleştirmiş Ülke olarak oturan Türkiye karşısında, Lozan’ı istemeye istemeye imzalayan İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, bakın o gün ne diyordu? Curzon, bugün imzaladığımız Lozan’ın bu maddelerini cebimize koyuyoruz. Zamanı gelince tek tek önünüze koyacağımızı unutmayın.
İşte “Zurnanın zırt dediği son yer de” tam burasıdır.
Yine o günlere dönerek bakalım, savaş sırasında kim ne yapmış?
Gerek Anadolu’nun işgali ve gerekse Milli Mücadele aşamasında işgal güçlerine kimlerin destek verdiği ve Türkleri arkasından vurduğu gerçeğini de hatırlamakta yarar vardır. Bunlar Ermeniler, daha çok da zaman zaman tarikatların desteğini de alan Kürtlerle, Araplar değil midir?
Buları hatırladıktan sonra, günümüzde olanları bu bilgilerin ışığında değerlendirmek daha doğru olacaktır..
Üzülerek söylemek gerekirse, Atatürk’ten sonra bu ülkeyi yöneten veya yönetmeye talip olan siyasetçilerimizin basiretsizliği, bizi bugünkü açmazla karşı karşıya bırakmıştır.
Bugün Türkiye’ye dayatılan Ermeni ve Kürt açılımı dahi, iktidarla muhalefet partilerini bir araya getirip ortak karar ve tavır konmasını sağlayamıyorsa, bunun adı en hafif deyimi ile basiretsizliktir. Ondan ötesi ise daha da ağır bir vebaldir.
Ülkemiz açısından böylesine hayati bir konuda dahi kavga ederek, ülke çıkarlarını tahrip eden iktidar da, muhalefet de aynı oranda sorumludur.
Hele de mecliste mutlak üstünlüğü elinde tutan iktidarın, kendi başına ürettiği formülleri uzlaşma sağlamadan dayatmasının yarattığı kargaşanın vebali çok ağır
olacaktır. Ülkesini seven hiçbir aklıselim sahibi Türk vatandaşı, bu yanlışları onaylayamaz. Bu ağır vebale ortak olmaz.
Çok daha geç kalınmadan siyasi iradeyi elinde tutanların, başta muhalefet partileri olmak üzere, toplumun tüm dinamikleri ile görüşerek ortak bir çözüm yolu bulması ve ileride hesabı çok ağır sorulacak bu vebale ortak edilmesi şarttır.
Bu sorunu yaklaşan referandum ve arkasından yapılacak genel seçimlerde siyasi malzeme yapmaya hiçbir siyasi güç kalkışmamalıdır.
Artık Türk halkı’nın sabrı dolmuş ve taşmak üzeredir. Son olayları basite indirgeyip birkaç amigo kışkırtması” olarak açıklamak dahi, bu konuda ki basiretsizliğin işaretidir.
Böylesine hayati bir dönemden geçerken, bölücü terör örgütü ile büyük bir mücadele veren ordumuzun en kilit noktada ki komutanlarına tutuklama kararı çıkartılması da çok düşündürücüdür. 5–6 yıl öncesine dayandırılan ve içeriği tam belli olmayan bir darbe senaryosu esas alınarak sürdürülen davanın, kimlere yaradığını çok iyi düşünmek gerekir.
Bu ülkeyi yönetme görevi verilen iktidarla, onları denetlemekle görevlendirilen muhalefetin, ülkemizin çıkarlarını ön plana alan bir siyasetin içinde olmaları kaçınılmazdır.
Buna uymayanlar bilmelidirler ki, yapacakları yanlışın diyeti çok ağır olacak ve buna neden olanlar, “ HAİN” damgasını yiyecek ve sonuçlarında katlanacaklardır.
Son söz; Tarih, savaş alanında kazanılan toprakların masada verildiğini yazmamıştır. Aksi olaylara ise tarihin koyduğu isim “İhanettir”.
Toplumun tüm kesimlerinin hiçbir zaman unutmaması gereken gerçek, üzerinde yaşadığımız Anadolu Topraklarının son vatan toprağı olduğudur. Bunun ötesi esarettir, sömürge olmaktır, kısacası son örnek “Irak” olmaktır.
Aklıselimin hakim olduğu, siyasetçilerimizin kavga yerine masa etrafında buluşabildiği günleri görebilmemiz dileğiyle, iyi haftalar.. 31 Ağustos 2010
SADİ SUBAŞI

Günaydın..
Günümüzdeki kötü gidişatın sonuçlarının nereye varabileceğini anlatan önemli bir yazı. Türk Halkının bir ferdi olarak, bu kötü gidişatta kendimizi bir yere yerleştirip üzerimize düşen görevi yapmalıyız.
Ya Mustafa Kemal’in izinde yürüdüğümüzü her an haykırıp “bölünmeye hayır” diyeceğiz ya da emperyalizmin kucağında olanlara seyirci kalacağız.
Sessiz kalmak, kabullenmektir. NURAL ÖZCAN

TEŞEKKÜRLER SAYIN BAŞKANIM. HER ŞEY BU KADAR AÇIK VE NET ANLATILIR. TABİKİ AKLAYAKLARA. İNŞALLAH GEÇ OLMADAN ANLAŞILIR BÜTÜN BUNLAR. SEVGİLER. Münir Özatay
Sevgili kardeşim Sadi. Ne kadar, berrak ve akılcı yazıyorsun. Bu ülkenin senden daha fazla yararlanması gerekir idi. Kalemine sağlık. En derin sevgi ve takdirlerimle birlikte sağlık ve mutluluklar diliyorum. Av. Altuğ YILMAZ